Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: İYİ Parti lideri Akşener’den il başkanlarıyla sekiz saat süren toplantı: 'Birinci olmaya odaklanın'
Yeniasya:
Bütçe sıfırı tüketti
Star:
NATO standardında üretilen 'Songar' dünyadan yoğun ilgi görüyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
İsmet Berkan 21 Haziran tarihli Karar gazetesinde, "Hangi ifade özgürlüğü, hangi medya, hangi Türkiye?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Sanıyorsunuz ki, sosyal medyada iki lafazanlık edince, üç muhalif veya taraftar mesaj paylaşıp sonra da beş kişiyi sokağa çıkamaz hale getirilince memlekette ifade özgürlüğü kullanılmış oluyor. Hayır, öyle olmuyor! Sosyal medyanın önemsiz olduğunu, bu yatay haberleşme ağının bir ihtiyacı görmediğini söylüyor değilim. Ama ifade özgürlüğü, sosyal medyada 140 karaktere sığan konuşmalar yapmak değil."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bir ülkede gerçek anlamda ifade özgürlüğü olabilmesi, bu özgürlüğün gerçekleşebilmesi için gereken en önemli şartların başında, üzerinde sağlıklı kamusal tartışmaların yapılabildiği bir medyanın varlığı gelir. O medya sosyal medya değil.
Bana göre Ak Parti iktidarının tarihi ve yaptıkları ileride yazıldığında, bu iktidar döneminde yaşanan en şiddetli çatışmaya, yani kültür savaşına çok özel bir yer ayırmak, bu savaşı ayrıca incelemek gerekecek.
“Kültür savaşı” çok kapsamlı bir kavram; hayat tarzından medyaya, ülkedeki kültür-sanat ortamından tartışma ortamına kadar epey bir şeyi içine alıyor.
Bu savaş çerçevesinde medyanın ele geçirilmesi, zaten oldukça zayıf ve yeterince güvenilir olmayan ana akım medyanın bir siyasi parti ve akımın emrine girmesi çok özel bir önem taşıyor.
Bugün ortada olmayan o ana akım medya, Türkiye’nin siyasi, sosyal ve kültürel ortak paydasıydı. Bir çeşit nirengi noktasıydı. Bugün o ortak zeminimiz yok; fazlasıyla parçalanmış durumdayız.
İfade özgürlüğü sadece mahkemeler içimizden bazılarını söz söyledi diye tutukladığı zaman kısıtlanmıyor. O kısıt en bariz ve en feci kısıt zaten.
Biz gerçekte ifade özgürlüğümüzü medyamız tümüyle iktidar tarafından ele geçirildiğinde kaybettik.
En beğenmediğimiz halindeyken bile Türkiye’de medya ana fonksiyonlarından birini, gündemi yönetip yönlendirme işini yapabiliyordu. Çünkü medya bir çeşit ortak paydamız, işaret fenerimizdi. O sayede hepimiz kendi yerimizi tayin edebiliyorduk. O zamanlar yaptığımız ve medyayı kıyasıya eleştirdiğimiz gündemi yönetip yönlendirme fonksiyonu, ortak paydayı oluşturma işlevi meğer ne kadar önemliymiş, bugün onun yokluğunda anlıyoruz.
Bir zamanlar, “yazılı basına da RTÜK benzeri bir yapı kurulsun” lafı edildi diye ortalık günlerce birbirine girmiş, bu öneriyi dile getiren kişiye demediğimizi bırakmamıştık.
Bugün bırakın RTÜK’ü çok daha berbatı geliyor, tek kişi çıkıp bir şey demiyor; diyenleri de kimse duymuyor zaten.
Kendi payıma ben çok kötümserim. Pek çok kişi yarın öbür gün iktidar değiştiğinde bütün bu kötü alışkanlıkların ortadan kalkacağına, bir nevi “cennet”e gideceğimize inanıyor ama ben öyle düşünmüyorum.
...***
Esfender Korkmaz 21 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Kira ve mülkiyet hakkı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Anayasanın 35. maddesine göre; herkes Mülkiyet ve Miras hakkına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Söz gelimi, yol geçirmek için veya park yapmak için devlet bir kişinin tarlasını kamulaştırabilir. Ama tarlayı parasız müsadere edemez."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Yüzde 73,5 enflasyon olmasına rağmen, konut kira artışlarını yüzde 25'te tutan yasa, konut sahibinin mal varlığında azalmaya neden olacaktır. Bu nedenle hem Anayasaya, hem de AİHM kararlarına aykırıdır.
Kiracıların oy potansiyeli daha yüksek olduğu için, siyasiler hak-hukuk dinlemeden bu tür kanunları çıkarıyorlar.
Dahası, siyasi iktidarın yanlış faiz politikası ve kur politikasının cezasını ev sahipleri ödüyor. Oysa ki bu durumda siyasi iktidar;
Ücret ve maaş artışlarını, reel olarak enflasyonun üstünde tutabilirdi. Tutmanın çözümünü bulabilirdi. Tersine TÜİK, hem geçim endeksi hazırlamıyor, hem de TÜFE'nin düşük tutulduğu konusu tartışılıyor.
Bütçeden ihtiyaç sahiplerine kira yardımı yapabilirdi.
Her ülkede, her siyasi iktidarların konut politikası var. Şimdiye kadar Hükümet sosyal konut yapımına yoğunluk vermeliydi. Oysa ki TOKİ, lüks konut inşaatı yapmak ve rant yaratmaktan, kuruluş amacına uygun sosyal konut yapmakta yaya kaldı.
Siyasi iktidar kendi yanlışlarının maliyetini ev sahiplerine yüklüyor.
Bu durumda kira ihtilafları artacak. Kira artışı yasaya bağlandığı için ev sahiplerinin dava hakları yoktur. Ancak Anayasa Mahkemesi'ne başvurulması ve mahkemenin de kanunun iptaline karar vermesi halinde kanun iptal edilebilir. Ev sahipleri evlerini hülleli satış yoluyla kiracılarını çıkarmak gibi yollara başvuracaklardır.
Öte yandan konut getirisi düşük olduğu için konut yapımı azalacak. Sonuçta hükümet piyasa düzenini daha çok bozmuş oldu.
Ama asıl tehlikelisi Mülkiyet Güvencesi zedelendiği için;
Tasarruflar yurt dışına çıkacak. Genel olarak yatırım eğilimi düşecektir.
Zaten, Yargının siyasallaşması ve otokrasi etkisi ve kayyum atamaları mülkiyette güven sorunu yaratmıştı. Şimdi konut sahibinin mülkiyetine el atılmış olması, yerli ve yabancı sermayeyi daha çok ürkütmüştür.
Dahası tasarrufunu konuta yatırmış ve kira geliri ile geçinenin birisinin, geliri yüzde 25 artacak, gideri yüzde 73,5 artacak.
Devlet ev sahibinin cebinden kanunla para alıp, kiracıya veremez.
...***
Mustafa Balbay 21 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Basın İnfaz Kurumu!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Basın kanunlarına öyle maddeler ekleniyor ki bunu “sansür” sözcüğü ile tarif etmek olanaksız. Giderek daraltılmaya çalışılan ifade özgürlüğünü tabuta koyup son çiviyi de çakmak istiyorlar. Bu tür uygulamalar iki uç durumda olur: İktidarlar kendilerini çok güçlü ya da çok güçsüz hissettikleri an"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Aslında her iki uç da aynı kapıya çıkar.
Zira en çok korkutan en çok korkandır aynı zamanda. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. Özellikle sosyal medyada yapılan yeni düzenlemeler, “Gençleri kirli bilgilerden koruyacağız” diye başlamıştı. Şuna dönmüş:
Başta gençlik olmak üzere tüm toplumsal kesimlerin gerçek bilgiye ulaşmasını engelleyeceğiz!
Değişiklikler geçen hafta Meclis komisyonlarında görüşüldü. Gazeteci örgütlerinin bastırması ile bazı düzeltmeler yapıldı ama bunların hiçbiri sansür ve baskıyı azaltacak cinsten değildi.
Düzenleme şunları öngörüyor:
-Halka, yanıltıcı bilgi vermek “halkı kin ve nefrete sürüklemek” kadar ağır bir suç haline getiriyor. 1-3 yıl hapis öngörülüyor. Bu bilginin yanıltıcı olup olmadığına atanan bir kişi karar verecek.
-Düzenleme ilk başta gazetecilerle ilgili gibi ama değil. “Yanıltıcı bilgiyi” yaymak da suç. Diyelim ki bir kişi gerçek enflasyonu açıkladı. Onu sosyal medyada çoğaltmak da suç kapsamında. Bu sansürün sadece gazetecilere değil halka da yönelik olduğunu gösteriyor. Oldu olacak haberi okuyanları saptayın, kimseyle paylaşmasa bile “bilme suçu” üretin!
-Sarı basın kartı gazetecilerin kimliğini oluşturuyor. Bu kartın veriliş şekli yıllardır tartışılıyor. Her ne kadar üyeleri arasında gazeteciler olsa da bu kartı bir devlet kurumu vermemeli, meslek kurumu vermeli. Bunu düzeltmek yerine daha ağır hale getirdiler. Komisyon iki gazeteci, iki gazete patronu ve beş bürokrattan oluşacak.
-Basın İlan Kurumu (BİK) tam bir basın infaz kurumu haline getiriliyor. BİK, halen yazılı basına yönelik her türlü denetimi yapıyor. Haberin doğru ya da yanlış olduğuna karar verip ona göre mahkeme gibi hüküm veriyor. BİK’in yalan dediği habere gerçek mahkeme doğru dese bile BİK’in verdiği karar bozulmuyor.
-Bu uygulamayı internet sitelerine de getiriyorlar. İnternet sitelerinin basın organı olması kabul edilirken tuşlarına kelepçe takılıyor. Onlar da “yanıltıcı yayın yapma” suçundan payını alıyor. İyi huylu sitelere BİK tarafından ilan verilmesi de ihmal edilmemiş!
Yargıtay temsicisi bile Meclis komisyonunda yasadaki suç tanımlarının belirsiz olduğunu söyledi.