Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Vergi dilimleri güncellenmezse temmuz ayındaki ücret artışlarının anlamı kalmayacak
Yeniasya:
Reform değil aldatmaca
Yeniçağ:
Temel Karamollaoğlu: Ne olursa olsun, cinayetlerde idam cezası muhafaza edilmeliydi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Barış Doster 25 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Ekonomik sorunlar ve Cumhuriyetçi yaklaşım"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" İktidar; ekonomide işlerin düzeleceğini söylese de ekonomik göstergeler umut vermiyor. Hayat pahalılığı, işsizlik, yoksulluk halkın belini öylesine büküyor ki başka hiçbir konu, gündemde öne çıkamıyor. 20 yıllık iktidarın, ekonomi politiğe ilişkin tercihleri değişmeyeceğine göre, üretime, yatırıma, ihracata, istihdama ilişkin köklü, kapsamlı bir atılım beklemek de gerçekçi değil. Kaldı ki ekonominin tüm taraflarını, işçiyi, köylüyü, çiftçiyi, üreticiyi, tüccarı, esnafı, sanayiciyi üretim ekonomisi için seferber etmeden, ulusal öncelikleri doğru ve gerçekçi biçimde sıralamadan, toparlanmamız da olanaksız. Çünkü sorunlarımız yapısal."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Oysa Türkiye’nin geçmişinde başarılı olduğu bir ekonomik model var. Dahası, Cumhuriyet; başka türlü bir ekonomiyi benimser. Özgürlüğe, eşitliğe, bağımsızlığa dayalı bir toplumsal yapının, sadece hukuk devletiyle, adaletle sağlanamayacağını, mutlaka sosyal devletin, eğitim başta olmak üzere fırsat eşitliğinin zorunlu olduğunu bilir. Sanayileşme iddiası, planlama çabası, bütüncül kalkınma hedefi bunun içindir.
Kârlı, verimli, üretken yönleriyle öne çıkan, vergi rekortmeni olan, istihdam yaratan, katma değeri yüksek kamu iktisadi teşebbüslerinden (KİT) vazgeçmek, aynı zamanda siyasal bağımsızlığının güvencesi olan kurumlardan da vazgeçmektir. Yurttaştan, bağımsızlıktan, ulusal güvenlikten de vazgeçmektir. Özelleştirmelere karşı çıkan yurtsever aydınlar, emekçiler, sendikacılar, iktisatçılar, siyasetçiler bunu ısrarla vurgulamış, fakat seslerini yeterince duyuramamışlardır. Özellikle iletişim ve enerji gibi stratejik sektörlerdeki kamu varlığının tasfiyesi, KİT’lerin bazen arsa bedelinin altında, bazen birkaç yıllık kazancı karşılığında, haraç mezat elden çıkarılması, halkımızı yabancı tekellerin, çokuluslu şirketlerin insafına terk etmiştir.
Kısacası, Cumhuriyetçi kalkınma modeline, kamucu, toplumcu, halkçı iktisada sırtını dönmenin sonuçlarıdır bunlar. Halkımız, bu yanlış tercihin ağır sonuçlarına daha uzun yıllar katlanacaktır maalesef.
...***
Faruk Çakır 25 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, " En büyük israf nerede?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Üzerinde çokça durulması gereken problemlerden biri de israftır. İnanın, israfı önlemek için başlı başına bir bakanlık kurulsa yeridir. Tabii ki bu bakanlık, yeni bir israf kapısı olmamak şartıyla... Türkiye İsrafı Önleme Vakfı’nın raporuna göre Türkiye, milli gelirinin yaklaşık yüzde 15’ini israf ediyor. Vakfın Kurucusu Prof. Aziz Akgül, “1 trilyon 81 milyar TL’lik kaynak israf oluyor” demiş. Türkiye İsraf Vakfı Kurucusu Prof. Dr. Aziz Akgül’ün dikkat çektiği önemli bir konu daha var. Şöyle demiş: “En büyük israf devlette. Toplum da liderlerine bakarak israf konusunda hassasiyet göstermiyor.”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Türkiye’yi idare edenlerin ‘israf’a ‘itibar’ kılıfı geçirmesi ve bunu savunması çok büyük bir hatadır. Devleti idare edenler israfta yarıştıkça, tasarruf yapmak vatandaşın da aklına gelmiyor. “Şurada bir israf var, israfı önleyelim” denildiğinde; “Boş ver, herkes israf ediyor. Biz de israf etsek ne olur?” anlamına gelen cevaplar veriliyor. Çok basit bir israf kalemi olarak, kış aylarında boş kalan köylerdeki sokak lambalarının boşu boşuna yanmasını hatırlayalım. “Kış aylarında sokak lambaları boşa yanmasın” denildiğinde, (mesela bizim köyümüzde) şöyle cevaplar alınıyor: “Başka yerlerde, köylerde, kaçak elektrik kullananlar var. Onlar yapıyorsa bizim sokak lambalarımız da yansın, köyümüz ışıldasın!”
İyi de, boş köyde, boş sokakların ışıldamasının bir Allah kuluna faydası var mı? Bu derece israfı normal karşılamak nasıl bir anlayışın sonucudur?
Raporda “bronz kategori”de bütün kamu harcamaları yer almış. Bunlara örnek olarak kamu kuruluşlarının ışıklı tabelalarını gösteren Prof. Dr. Akgül, “Bir bakanlık binasının sürekli yanan ışıklı tabelalara neden ihtiyacı var? Amaç ne?” diye sormuş. Esasında bu soruyu 80 milyonun ayrı ayrı ve birlikte sormasında fayda var. Resmi dairelerin ışıklı ve lüks tabelaları olmasa devlet zarar mı görür?
“İsraf edilen bu paralarla neler yapılabilirdi?” sorusunun cevabı uzun olmakla birlikte bir kısmı şöyle: “Her biri 600 yataklı ve tanesi 70 milyon lira değerinde 15 bin 447 hastane yapılır ve sağlık sistemi tamamen rahatlatmış olurdu. Her biri 6 milyon 600 bin lira değerinde 16 derslikli 163 bin 841 ilkokul ve ortaokul yapılarak, eğitimde fiziki kapasite arttırılır, her sınıfta 30 öğrencinin okutulması hedefi yerine getirilebilirdi. Kilometresi 4 milyon 950 bin lira olan 218 bin 455 km otoyol yapılarak ülke kalkınması için gerekli ulaşım altyapısı tamamlanırdı. Her bir ihracatçı firmaya veya KOBİ’ye 500 bin lira kredi verilmiş olsaydı, 2 milyon 162 bin işletmeye destek sağlanırdı.”
...***
Ahmet Gürsoy 25 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Erken seçim bir ay önce"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Halkımızın merak ettiği en önemli soru şu: Erken seçim olacak mı? Evet, olacak, ama normale çok yakın bir zaman içinde olacak. Neden? Çünkü Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi'yle birlikte mevcut Cumhurbaşkanının üçüncü kez aday olup olmayacağı tartışmalı. Bu durumda tartışmayı önlemenin tek yolu, erken seçimden geçiyor. Erken seçim olursa Erdoğan yeniden tartışmaya izin vermeden anayasaya uygun olarak aday olabilecek."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
O zaman, ne zaman? Haberlerde izlemişsinizdir. O zaman, AKP kulislerinde de konuşulduğu söylenen 2023 Mayıs ayı. Bu durumda seçimin erkene alınması, sadece 2023 Haziranı'ndan Mayıs'a alınmış, yani bir ay erkene çekilmiş olacak.
Hepsi bu kadar. Mevcut cumhurbaşkanının üçüncü kere aday olup olmaması tartışılıyor ama bir şey eksik tartışılıyor.
Nedir o? Eğitim süresi. Sadece adaylığı değil, diploma yeterliliğinin olup olmadığı meselesi de var. Cumhuriyetin getirdiği bütün güzel şeyleri önce yıkıp, sonra düzeltmek için olağanüstü çaba harcıyoruz.
Dış politika en mahrem, en dokunulmaması gereken alan olmasına rağmen "Monşerler" söylemiyle güya kendi dış politika modelini getirdiler.
Tabii iktidarın eğilmesi demek ülkenin eğilmesi anlamına geliyor. Aslında hepimizi eğip büktüler. Hâlbuki diplomasinin dili evrenseldir ve kuralları vardır. Köy meydanında uluorta bağırır gibi "Eyyy!" diye bağıran bir dil kullanılmaz. Bütün dünya ülkelerine bakın. Verdikleri demeçleri izleyin. Bizdeki iktidar yöneticileri gibi sağa sola haykıran var mı?
Türkiye'ye gelen Bin Selman, aynı zamanda Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi'ni de Türkiye ziyaretine ekledi. Bu da bir mesaj. "Öteki dostlarımızı yok saymıyoruz" mesajı veriyor.
İktidarın yangın söndürme becerisiyle ekonomiyi yönetme becerisi birbirine benziyor. İkisini de yönetemediği ve başarısızlığı ortada.
Geçen yıl çıkan yangınları o dönemin Tarım Bakanı'nın verdiği demeçleri tartışarak orman yangınlarını yorumlamıştık. Bu sene bakan değişti, haliyle demeçler de değişti. Lakin ikircikli laflar değişmedi.
Meğer bütün planları Temmuz ayına göre yapmışlar. Temmuz'da tam takım bakanlık orman yangınlarına karşı araç gereç hazır olacakmış.
Sanki bakanlığın planına göre yangın çıkacakmış gibi.
Yangının zamanı mı olur?
Öngörü yok. Geçmiş olaylardan ders çıkarmak da yok. Arkadaşlar bir yıldır oyalanıp bekliyormuş. Biz bu zihniyetle Mayıs 2023'e kadar yaşayacağız. Sonra seçim gelecek ve millet kendi kaderini tayin edecek.