Haziran 28, 2022 08:24 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Karar: Kimlikle döviz alım satımında yeni karar: Sınır 5 bin dolar

Yeniasya:

Bu zehirli dil ülkeyi böler

Milli gazete:

Asgari ücrette masa kuruluyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mehmet Ocaktan 27 Haziran tarihli Karar gazetesinde, " Seçimde ekonomi mi kimlik mi önemli?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denen alaturka modelden kurtulması için muhalefetin oluşturduğu 6’lı masanın hayati bir öneme sahip olduğu muhakkak. Zira bütün toplum kesimlerinin bizzat yaşayarak öğrendiği gerçek şu ki bu sistem her geçen gün Türkiye’yi tarifi imkansız bir çöküşe götürüyor. İktidarı destekleyen kesimler dahi işlerin iyi gitmediğinin farkında, ancak çıkışın nasıl gerçekleşeceği konusunda zihinler çok net değil."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bir görüşe göre, bu toplumda kimlikler sosyolojik bir gerçekliğe tekabül etmektedir, dolayısıyla seçmen tercihleri de kimlikler üzerinden şekillenecektir.

Bir başka görüşe göre ise, yapılan bütün seçimlerdeki seçmen tercihleri dikkate alındığında görülecektir ki insanlar, partileri ya da kişileri (mesela cumhurbaşkanı adayını) ait oldukları çevreye ve kimliklerine bakarak değil, ekonomik refahı sağlayabileceğine inandığı vaatlerine ve değişim söylemlerine bakarak karar vermektedirler.

Kuşkusuz Türkiye gibi muhafazakar özellikleri baskın olan bir toplumda kimliklerin tümden etkisiz olduğunu söylemek elbette mümkün değil. Ama bir gerçek var ki Türkiye’de seçmenlerin büyük bir bölümü yapılan bütün seçimlerde tercihlerini yaşadıkları ekonomik sıkıntıları ve özgürlüklerin önüne konular barikatları dikkate alarak yapmışlardır.

2002 yılında sandıkta yaşanan siyasi depremi hatırlayalım; ekonomide iktidarlar başarısız olmuş, 28 Şubat vesilesiyle özellikle muhafazakar kesimler, getirilen anlamsız yasaklarla ciddi mağduriyetler yaşamışlardı.

Ancak bütün bunlara rağmen AK Parti, o dönemdeki söylemlerini sadece yaşanan mağduriyetler üzerine değil, tam aksine genel anlamda ülkede yaşanan ekonomik kriz, demokrasi ve özgürlük açığı üzerine bina etmiştir. Daha da önemlisi AK Parti o dönemde ekonomik refahı bütün toplum kesimlerine yaymayı vaat eden güçlü bir söylemle ortaya çıkmıştır.

Kısacası 2002’de AK Parti’yi iktidara getiren o günlerde yaşanan ekonomik sıkıntılardır, özgürlüklerin üzerindeki baskılardır.

Ne yazık ki aklı ve bilimi devre dışı bırakarak ekonomide fantezilere itibar eder hale geldiği için ülke bugün derin bir yoksulluğa mahkum olmuş, doğal olarak çaresizliğe düşen AK Parti’nin elinde dini değerleri siyasi aparat olarak kullanmaktan başka bir imkan kalmamıştır.

Tekrar hatırlatalım; AK Parti 2002’de topluma kalkınma, zenginleşme, demokratikleşme vaat ettiği için iktidar olmuş ve bu hedeflere sadık kaldığı müddetçe başarı grafiği yükselmiştir. Şimdi bu özelliklerini kaybettiği için de kaybediyor…

...***

Remzi Özdemir 27 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, " BDDK hamlesi doları düşürecek mi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" BDDK Cuma günü piyasalar kapandıktan sonra bir karar alarak kasasında 15 milyon lira karşılığı dolar bulunan şirketlerin bankalardan kredi kullanamayacağını açıkladı. Bu karar bir yandan 17.350 seviyesinde olan doları 16.600 seviyesine kadar çekerken, aynı zamanda tartışılan bir konu oldu. Önce BDDK bu kararı neden aldı?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

BDDK aslında bu kararı almaya mecbur kaldı. Konuya tarafsız bakmak lazım. Çünkü şirketler son 2 yıldır KGF kredileri de dahil olmak üzere bankalardan kullandıkları krediyi yatırım yapmak yerine döviz aldı, lüks konut aldı, faizini de vergiden düştü.

Bu çark geçen yıl Eylül ayından itibaren yani Merkez Bankası'nın o tarihî faiz indirme hatasından sonra daha da hızlandı.

Şu an için Türkiye'de enflasyon yüzde 73, banka mevduat faizi yüzde 16, kredi faizleri 30 civarı. Bugün bankadan yüzde 30'u bırakın 40 ile taksitli kredi kullanan firma bile kârlı. Çünkü aldığı kredinin faizi 33 puan enflasyondan daha düşük.

AKP yönetiminin bir inat uğruna yaptığı faiz indirimi Türkiye'yi tam bir ekonomik felakete sürüklerken, aynı zamanda krediye ulaşabilen için de havadan para kazanma dönemini başlattı.

İşte bunun artık sürdürülebilir olmadığını anlayıp bu çarkı durdurdular.

Olayın izahı sadece bu.

Peki bundan sonra ne olacak? Dolar düşecek mi?

Öncelikle şunu söyleyeyim doların yükselme nedeni birilerinin dolar alıp yastık altına, ya da bankaya atmasında değil. Sorun Türkiye'nin uyguladığı politikalarda.

Bu şirketler neden dolar aldı? Buna kapıyı sen açtığın için. Eğer Suudi Arabistan'ın bile faiz arttırdığı bir ortamda sen ısrarla faizi düşürmeseydin dolar bugün en fazla 9 lira olacaktı. Enflasyon ise bilemedin yüzde 20-25. Onu da diğer ülkelerin Merkez Bankası'nın yaptığı gibi yapsaydın düşerdi.

Bu yapılmadı. Bütün dünya ile kavga edildi. Hukuk sistemin tartışılır bir duruma geldi.

Böyle olunca ülkene kimse ne yatırıma geldi ne de para soktu. Bak YUVAM hesabına "Almanya, Türkiye'yi kıskanıyor" diyen AKP'li gurbetçiler bile para göndermedi.

Bu ne demek?

Senin ülkene ve politikalarına kimse güvenmiyor.

Senin ülkenin kasası 60 milyar dolar ekside.

Daha bir hafta önce bile dünyaca ünlü alışveriş devi eBay arkasına bakmadan dükkânı kapatıp kaçtı gitti.

Bu ülkeye kim para getirir?

Senin ülkenin risk primi bile 900'lerde gezerken senin ülkene kim neye güvenerek gelsin? Ekonomi gözlerdeki ışıktır diyen Hazine Bakanı'na mı güvensinler? Daha 5 ay önce Londra'da yatırımcılarla yaptığı toplantıda bana güvenin, Dolar 13.500 liranın üzerine çıkmayacak diyen bakana mı güvensinler?

Onun için pansuman niteliğindeki bu tedbir doları belki bir iki gün düşürür ama getirdiği götüreceğinden daha fazla olarak ülkeye zarar verir.

Türkiye'nin artık tek kurtuluş reçetesi var. O da ülkenin sağlıklı bir şekilde bir an önce seçime gitmesi.

...***

Ali Ünal Emiroğlu 27 Haziran tarihli Yenimesaj gazetesinde, " Yargının iflası"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Ülkemizdeki kötülüklerin, adaletsizliklerin, kadına karşı şiddetin, çocuk tacizlerinin, doğayı ve çevreyi tahrip eden yapılaşmalar ile iş cinayetlerinin pek çok nedeni ve bileşeni varsa da bunun adını koyalım: Yargının iflası! Neden iflas? Mahkemelerin kararları "Türk ulusu adına karar verilmiştir" başlığını taşımasına rağmen, verilen kararların Türk milleti adına değil, mevcut siyasal iktidarın çıkarları ve istekleri doğrultusunda verildiği algısının, toplumun büyük bir kesiminde oluştuğu da bir gerçektir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Yargının kendisini halka karşı değil, iktidara karşı sorumlu hissetmesi, aslında yargının topyekûn iflasının da gerekçesidir. Özgürlük, demokrasi ve adalet kavramları, günümüzde slogandan öteye geçemediği gibi, "yargı erki" kavramı da, bu süreçte içi boş bir kavramdan öteye geçmemiştir.

Hemen şimdi ne yapılabilir? Acil çözüm için; artık siyasal iktidarın yargıyı bir sopa olarak kullanmaktan vazgeçip, yargı işini yargıçların vicdanına bırakması; uzun süredir tutuklu olan ve adalet bekleyen kişilerle ilgili cumhuriyet savcılarının, mahkemelerin, Yargıtay'ın hatta Anayasa Mahkemesi'nin öncelikle karar vermesi; artık Cumhurbaşkanı'nın, yetkili ve etkili kişilerin, yargıçlar üzerinde baskı oluşturacak söz ve eylemlerden vazgeçmeleri; yargı mensuplarının gerçekten kararlarında yazıldığı gibi, "Türk ulusu adına" karar vermeleri ve karar verirken yasaya, delile, dosyaya ve vicdanlarına göre karar vermelerinin sağlanması.

Peki, daha sonraki aşamada yani orta vadede yapılabilecekler nedir?

Hakimler ve Savcılar Kurulu'nun (HSK) yapısının değiştirilmesi; mevcut siyasi sisteme göre, bir siyasi partinin genel başkanının tek başına belirlediği kurul yapısından derhal vazgeçilmesi ve tarafsız, ülkenin tüm kesimlerini kucaklayan, evrensel hukuk ilkelerini benimsemiş kişilerin atanacağı yeni bir yapının kurulması; istinaf mahkemelerinin kapatılarak, burada bulunan yetişmiş hâkim ve cumhuriyet savcılarının tekrar kürsüye gönderilmesi; liyakat sahibi, tarafsız ve bağımsız davranacak kişilerin atamalarının yapılması; Yargıtay'ın ve Danıştay'ın yeniden etkin işleyebilmesi için, gerçekten tarafsız, bağımsız ve liyakat sahibi yüksek yargıçlara yer verilebilmesi için seçimlere objektif ölçütlerin getirilmesi; cumhuriyet savcılarını ve yargıçların etkin soruşturma ve kovuşturma yapmalarının önündeki yasal, teknik ve fiziki engellerin kaldırılması.