Haziran 29, 2022 07:55 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Gelir adaletsizliğinin çocuklara yansıması: Açlık tehdidiyle karşı karşıyalar

Yeniasya:

Bütçe daha çıkarken kadük oldu

Milli gazete:

Avrupa’nın en yavaş internetini kullanıyoruz

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Esfender Korkmaz 28 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, "BDDK kararının perde arkası"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bankalar Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) 26 Haziran 2022 tarihinde bazı şirketlerin bankalardan TL kredi kullanımına sınırlama getirdi. BDDK bu kararın gerekçesini de "bazı şirketlerin, döviz borcu ya da döviz yükümlülüğü olmamasına hatta döviz pozisyon fazlası bulunmasına rağmen, TL kredi kullanarak döviz alımı gerçekleştirdikleri ve döviz pozisyonu tuttukları görülmüştür. Yani üretime, istihdama, yatırıma gitmesi gereken uygun koşullu TL ticari kredi kaynakları, gerçek bir ihtiyaç olmadığı halde bazı şirketlerce döviz alımı amacıyla kullanılmaya devam etmektedir." şeklinde açıkladı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu bir gerçek, ama TL kredi alıp dövize yatırmak da kârlı bir iştir. Önemli olan hükümetlerin bu spekülatif piyasayı, faiz, para ve maliye politikası ile önlemeleridir.

Siyasi iktidar, faiz politikasını askıya aldığı için, alternatif çözümler arıyor. TL de reel faiz eksi yüzde 34 olunca, TL'den kaçış zorunlu oluyor. Bunun içindir ki tasarruflar, döviz, altın ve gayrimenkule yöneldi.

BDDK Nisan ayı aylık verilerine göre, yurt içi yerleşiklerin döviz mevduat hesabı 214,4 milyar dolardır. Bunun yaklaşık 75 milyar doları ticari kuruluşların mevduatıdır. 

Faiz politikası yerine, yasaklayıcı kararlarla tasarrufları ve sermayeyi kontrol etmek, tamamıyla piyasa ekonomisine dayalı bir ekonomide bozucu etki yapar.

Daha önemlisi, bugün döviz tasarrufuna sınır getiren bir ekonomi yönetimi, yarın dış ödemelerde bir sorun çıkarsa, içerideki dövizleri bozdurma zorunluluğu getirebilir şeklinde bir algı yaratır ve güven sorunu ortaya çıkar.

Öte yandan serbest piyasa ekonomisinde yasaklar, muvazaalı çözümleri zorlar. Söz gelimi şirketler döviz varlıklarını şirket sahibinin hesaplarına aktarabilir. Mevcut şirket ortakları kredi almayan ve fakat eski şirket üstünden iş yapabilecekleri yeni şirket kurarlar. Dövizleri bu şirkete aktarabilirler.

Kambiyo sistemi imkân verdiği için, şirket ortakları tasarruflarını yurt dışına transfer edebilir veya yastık altına alabilirler.

Bütün bunlar, güven sorunu ve kredi kısıtlaması ile birlikte, stagflasyona neden olur. 

Sonuç olarak, BDDK kararı ile döviz tevdiat hesaplarında az bir çözülme olabilir. Ancak bu sivrisineği öldürmeye yarar. Bataklığı kurutmaz.

Bataklığı kurutmak için, oyunu kuralına göre oynamak gerekir. İstikrar programı yapmak, faiz takıntısından kurtulup, faizi para politikasının bir aracı olarak kullanmak gerekir.

...***

İsmet Berkan 28 Haziran tarihli Karar gazetesinde, " Bu döviz bolluğunda döviz dar boğazı yaşamak"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Aslında ortada tartışmalı hiçbir şey yok; aklı başında ve iktisat bilen kime sorsanız Türkiye ekonomisinin güncel bir tane sorunu var, o da enflasyon. Geri kalan bütün diğer güncel sorunlar, enflasyon sorununun ortaya çıkardığı sonuçlar. Fakat kendisini “ekonomist” ilan eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a soracak olursanız, hayır sorun enflasyonda değil, faizde. Ona göre ana sorun faiz, enflasyon da yüksek faizin ortaya çıkardığı sorunlardan biri."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu kadar temel ve önemli bir konuda bu denli büyük bir fikir anlaşmazlığı olunca, üstelik fikir anlaşmazlığının taraflarından biri tek başına her şeye karar veren Cumhurbaşkanı olunca, elbette onun dediği oluyor.

Türkiye 2018’den beri Cumhurbaşkanı’nın bu fikrinin sonuçlarını yaşıyor; sırtımız 2018 ilkbaharından beri yerden kalkmadı. Ama 2021 Eylül ayından beri daha bir fena yapıştık yere; çünkü Cumhurbaşkanı fikrini zorla uygulattı, Merkez Bankası faizlerini düşürmeye başladı.

Sadece faiz düşürse bir şey değil; çünkü piyasanın kendisi bu gösterge faize uymak zorunda değil. Geçmişte biz bu ikili faizi yaşadık; Merkez’in gösterge faizi başka oldu, bankalara para sattığı “pencere”nin faizi başka.

Ama bu sefer öyle olmadı. Merkez Bankası farklı bir faiz penceresi açmadı, bankaları sahiden yüzde 14 faizle fonluyor. Yani Merkez Bankası eylül ayından beri giderek artan miktarlarda piyasaya ucuz para pompalıyor. Halk diliyle söylemek gerekirse para basıyor.

Kelime anlamı “şişmek” olan enflasyonun esas sebebi de bu işte: Parasal şişkinlik.

Bankaların ve şirketlerin çok yüksek rakamlı kârları da, mevcut bütçeye onun yarısı kadar ek bütçe çıkarmakla ulaşılan yeni büyük devlet bütçesi rakamı da hep bu “şişkinlik”in sonuçları.

Şirketin kârı diyelim 100 liradan 500 liraya yükseliyor; benzer şekilde o şirketin üretip sattığı ürünün fiyatı da 10 liradan 90 liraya yükseliyor. Ama aynı süre içinde vatandaşın kullanılabilir geliri 10 liradan 47 liraya yükselebiliyor.

Hayat pahalılığı işte böyle işliyor; enflasyonun haksızlık yaratma mekanizması da tam olarak bu.

Dolar geçen yıl 28 Haziran günü 8,73’ten satılıyormuş, bugünkü fiyata bakınca yüzde 100’lük “şişme” var. Biz bu ölçüde ve hızda bir değer kaybını ne 80’lerde, ne 90’larda ne de 2000’lerde yaşadık.

Peki doların fiyatı neden şişiyor? Onun da cevabı aynı: Merkez Bankası ortalığa ucuz TL pompaladığı için…

Merkez Bankası’ndan ucuza TL’yi alanların bir bölümü, farklı farklı saiklerle gidip dolar satın alıyor. Erdoğan iktidarı bu dolar satın alma güdüsünü Merkez Bankası faiziyle engellemek dururken kalktı TL’nin faizini dolar kuruna bağladı, yani KKM denen ucubeyi icat etti.

Ama piyasanın dolara olan hücumu sınırlanmakla birlikte durdurulamadı. Özellikle şirketler kesimi dolar almaya devam etti.

...***

Aziz Karaca 28 Haziran tarihli Yenimesaj gazetesinde, " Yolsuzluklar sebep yoksulluklar sonuçtur"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bu hüküm, bizzat yaşanan gerçeklerle ispatlanmış ve kesinleşmiş bir hükümdür. Ülkenin kaynaklarının nasıl çar-çur edildiğine, nasıl har vurulup harman savrulduğuna dair her gün yeni yeni belgeler ve bilgiler çarşaf çarşaf yayınlanıyor. Geçmişte, yakın geçmişte özelleştirmeler yapılırken, özelleştirmeler yolu ile, devletin yüz yıllık birikimlerine, kurum ve kuruluşlarına çökülürken, ortaya çıkan yolsuzluklar, ortaya çıkan yandaş kayırmaları vicdan sahibi herkesin vicdanını sızlatmıştı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Devlete, dolayısıyla millete ait, mesela bin lira değerindeki bir fabrikayı, bir taşınmazı nasıl da sadece bir liraya, evet sadece bir liraya yandaşlara peşkeş çekildiğine dair o kadar örnek var ki, ortalama bir kitap hacmini geçecek çapta.

Yap-işlet devret modeli ile yapılan tüm işlerde, hem ihale verilirken yapılan kayırmalar, hem akla ziyan oranlarda verilen uçuş-geçiş garantileri, hem de iş bittikten sonra aynı firmalara getirilen vergi afları, ceza indirimleri, hiçbir hesaba-kitaba sığmayan usulsüzlüklerle ve yolsuzluklarla dopdolu.

Aklı başında olan, vicdanı partizanlık sebebi ile kararmamış olan her vicdan sahibi, söz konusu köprüler, tüneller, havaalanları ve hastaneler bin bir gürültü, bin bir debdebe ve israf içinde açılırken gelecek adına endişeliydiler, her yeni açılışın, hazinede yeni deliklerin açılması anlamına geldiğini hissederek kalpleri titriyordu.

Diğer taraftan, partizanlığı her ölçünün ve her hesabın önüne geçirmiş olanlar, bütün bu açılışları iktidar partisinin hanesine getiri olarak kaydetmek için olağanüstü gayret sarf ediyorlardı.

'Daha önce şu yollar var mıydı, falanca havaalanları var mıydı, filanca tüneller var mıydı' diyerek kendi dönemlerinde olağanüstü işlerin başarıldığını anlatarak oy topluyorlardı ve fakat, bütün bu yapılanlar memleketin ihtiyacı olup olmadığını asla sormuyorlardı.

Bütün bu işler yapılırken, mesela beş yüz liraya mal olması gereken bir işe devletin hazinesinden beş bin lira ödenmesini asla sorgulamıyorlardı.

Yılda en fazla, elli bin, yüz bin yolcunun uçabileceği havaalanlarına milyonun üstünde uçuş garantisi verilmesini merak etmiyorlar, merak edenleri de susturuyorlardı.

Geçmişte yapılan ve halen yapılmaya devam edilen yolsuzluklar, dört bir yandan bin bir çeşit yoksulluk olarak milletin ayaklarına dolaşmaya başladı.