Temmuz 06, 2022 13:20 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Yeniasya: Enflasyon ve işsizlik iktidarın umurunda değil

Karar:

Beyaz Saray: Biden, Türkiye'nin F-16 talebini destekliyor

Cumhuriyet:

Orman Genel Müdürlüğü, milyonlarca ağacın kesim talimatını verdi

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Şükran Soner 5 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Emekçilerin canı yakıldıkça yakılıyor.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Akıl almaz boyutlarda yoksullaşma, yoksunlaşma, gerçeği karşısında orta sınıf tümden tarihe gömüldükten sonra, seçimlere gidilmesi, sandığın zorlaması gerçeği ile yüzleşen Saray yönetimi seçimle, sandıktan çıkacak sonuçlarla tarihe gömülmemek adına son bir umut, asgari ücret komisyonunu yeniden toplamak zorunda kaldı. İnanılır gibi değil ama Saray, işveren örgütlemeleri ile sendikal örgütlenmelerinin en yandaşları bile içinde tümününün ortak kararlarında buluşmuş olarak alınmış zorunlu kararlar alındı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

İşin inanılmaz boyutuyla, ilk kez bu ek yapılmış asgari ücret komisyondan, oybirliği ile sunulmuş birkaç seçenekli kararlardan biri üzerinden, uzlaşma bile sağlanmış olarak karar bile çıkarılması başarıldı. Gelin görün ki hemen bir gün sonrasından günümüze kadar, haftası geçmemiş çıkmış haberlerden görüleceği üzere, başta en yandaşları da içinde, tüm işçi sendikalarının, konfederasyolarının konumlarına göre dozlarının şiddetinin artırıldığı açıklamalarının önünün arkasının kesilmesi şimdiden olanaksız.

Yine inanılır gibi değil, akılları görece başlarında işveren örgütleri de bu başlamış eleştirilerin içinde, dozlarını artırıyor olarak yerlerini almaktalar. Siyasal muhalefet tam kadro birbirinden çarpıcı, “zemberek” dozunda eleştirilerini, birbirileriyle yarış halindeymişçesine, artırıp, renklendirme yarışındalar. Üstüne üstlük, ucuz sloganlar üzerinden değil, piyasalardan alınan verilerle yapılan bilimsel çalışmaların, raporların sonuçları içinde kalınması koşulları ile.

İşin en çarpıcı, insanları isyana sürükleyen boyutları, Saray’ın seçim hesapları üzerinden kurulmuş kayırmacılık, haksızlık, hukuksuzlukların çeşitli örnekleriyle renklenen bilimsel içeriklerine bağlı kalınıyor olarak, sonu gelmeyecek örneklemelerle zenginleştirme yarışındalar.. Emekçilerin canları yakıldıkça yakılıyor, yeni yeni kara haberlerin gelmediği günü geçiremediğimize göre, yılları unutun, aylar sonraki içine düşeceğimiz halleri, darboğazları varın siz düşünün. Emekçilerimizin akraba ilişkileri, bağlarının geçerliliğinde bayramı, yıllık izinleri ile birleştirerek, büyüdükleri dede, baba topraklarında olabildiğince uzun süreli çalışarak ekmeğini bedavaya, emeği ile çalışarak kazanmak? Dönüşte hem alın terlerini döktükleri üretimden gelen kazançtan paylarının doğrudan para karşılığını almış olacaklar. Hem de önümüzdeki aylara dönük oralardan taşıyacakları çuvallar dolusu yiyeceklerle evlerindeki önemli ayları kurtaracak stoklarıyla ayakta kalacaklar.

İşte tam da bu nedenlerle bugünlerde kameraların karşısına çıkarak, çaresiz kendiler için çok pahalıya gelen tren, otobüs, hele de dudak yakan uçak biletlerinden yakınıp durmaktalar. Tatillerini bedavaya çıkarabilmenin bir başka yolunu bulmak şansları olmayınca, ücretsiz angarya çalışmaya gönüllü olmuşlar.

Dün kredi kartları borçlarıyla bağlantılı bankaya uğramıştım. Şaşkınlıkla çok uzun beklemeli işlemler sonunda, bana göre kese kese sayılabilecek ölçeklerde para çekildiğine tanıklık ettim. Yol masrafları, kalabalık aile içinde alınacak bayram hediyelerinin toplamları için bu kadar çok para harcanabildiğine tanıklık ederken, doğrusu akılcılık, uyanıklık mı yoksa akılsızlık mı olduğu üzerinden bir sonuca varamadım. Çaresiz koşulların dayatması sonucuna varmayı yeğledim. Sonrasında çekilen paralar için ödenecek banka faizlerinin ne olabileceği üzerinden de kara kara düşünür oldum.. “Bayram bizim neyimize” sorusu sizce de akıllılık mı, yoksa aptallık, kaçınılmaz bir zorunluluk mu?

...***

Taha Akyol 5 Temmuz tarihli Karar gazetesinde, " Kurumlara güven sorunu"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" TÜİK’e göre enflasyon haziran ayında aylık yüzde 4.94 artarken, yıllık bazda yüzde 78.62 artmış! Fakat bağımsız araştırma grubu ENAG’a göre aylık enflasyon yüzde 8.31, yıllık enflasyon yüzde 175.55’tir! Hangisine inanacağız? Vatandaşların, piyasanın ve uluslararası yatırımcıların zihninde böyle ciddi sorular var. Türkiye’nin önündeki en büyük sorunlardan biri budur: Türkiye’nin yüzlerce yıllık bilimsel ve kurumsal birikiminin son 6-7 yılda ağır surette aşınması, güven kaybı…"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

TÜİK’in maruz kaldığı atama operasyonlar, Merkez Bankası’nın bağımsızlığının kaldırılması, hemen tüm kamu kurullarındaki liyakat kaybı çok ciddi sorunlardır, düzeltilmesi de kolay değildir.

Kurumlara ve verilere güven sarsılması, yatırımları kaçırdığı gibi, bizatihi iktidarın kendisi de bu yüzden bir türlü isabetli öngörü yapamıyor, öngörüleri çok defa yanlış çıkıyor.

Türkiye orta gelişmişlikte bir toplum. Böyle toplumlarda kurumların önemi gereken ilgiyi görmüyor. Particilik, karizmatik liderler ve ideolojiler ağır basıyor.

Halbuki kurumların önemini dünya biliyor.

Moody’s adlı derecelendirme kuruluşu, 2014 yılında Türkiye’yi “yatırım yapılabilir ülke” ilan etmişti. (5 Kasım 2014)

Moody’s 2017 yılında “Türkiye’nin kurumsal gücündeki erozyon devam ediyor” diye yazarak notu düşürdü. (18 Mart 2017)

Türkiye Nisan 2017 referandumunda CB sistemini kabul etti…

Moody’s 2018’de Türkiye’nin kredi notu’nu “Ba1”den “Ba2”ye düşürdü. (8 Mart 2018) Moody’s bu açıklamasında, “kurumların direncindeki düşüş, parasal politikanın etkinliğindeki ilave aşınma ve yapısal reformlardaki ek gecikmelere” dikkat çekiyordu…

Moody’s Türkiye’ye düşman bir ‘dış güç’ mü? Ama 2014’e kadar hep olumlu derecelendirme yapmıştı; diğer kuruluşlarla beraber.

Üstelik derecelendirme kuruluşları, 2012’den itibaren hep “dış açık” uyarısında bulundular; hükümet bunu dikkate alsaydı bugünkü döviz sorunları olur muydu?

HSK siyasi bir kurum haline geldi. TÜİK ve Merkez Bankası yönetimleri kanuna göre en az beş yıllığına atanır ama tek imzalı 3 Sayılı CB Kararnamesi ile Cumhurbaşkanı’na istediği an yönetici değiştirme yetkisi verildi.

Sonuç belli: Sayın Nebati’nin deyişiyle, “Merkez Bankası’nı önemsizleştirdik.” TÜİK’i de oraya doğru itiyoruz: 7 yılda 6 TÜİK Başkanı ve daha çok sayıda TÜİK görevlileri değiştirildi!

Dünyada örneği var mı?!

Ve işte insanlar ENAG gibi, İTO gibi kurumların enflasyon rakamlarını daha ciddiye alıyor.

...***

Ahmet Battal 5 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, "Aldığını maaş sanan vekillere…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" AKP milletvekili Zülfü Demirbağ’ın “maaşımız yetmiyor” söylemi üzerine dünkü gazetemizde İbrahim Özdabak’ın çizdiği karikatürü gördünüz. İşin bu kısmı için bir resim bir kitap kadar kıymetli ve yeterli."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Ama biz işin başka bir tarafındayız:

Kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevlere atanan kamu personelinin ana grubu memurlardır. Özel sektöre açılamayan ya da devredilemeyen türden kamu hizmetlerini gören memurlar, gerçek ve klasik mânâsıyla memurdurlar. 

İşçiler kamu personelinin ikinci ana grubunu oluşturur. Devletin kamu hizmeti olarak yürüttüğü, ancak çalışanların mutlaka özel olarak korunması ve memur statüsüne sahip olması gerekmeyen bazı faaliyetler, işçilere gördürülmektedir. Meselâ; bir kısım inşaat, ulaşım ve belediye hizmetleri böyledir.

Kamu işçileri devlete çalışmakla birlikte, özel sektördekiler gibi, geçinmek için çalışır ve çalıştıklarının karşılığını (ücret) alırlar. Yeterli karşılık alamadıklarını düşünüyorlarsa işveren durumundaki devletle pazarlık imkânına ve bu amaçla gerçek sendika ve grev hakkına sahiptirler. Buna karşılık memurların aksine, işçilerin devamlı iş ve kadro garantisi yoktur. Hizmetine ihtiyaç duyulmayan işçinin işine son verilir.

Milletvekillerine gelince: Seçimle iş başına gelen (milleti temsil eden) milletvekilleri klâsik mânâsıyla memur ya da işçi değildirler. Bunlar, kendilerini seçen ve dolayısıyla vekâlet veren halktan yetki ve emir alır ve yine ona karşı sorumlu olurlar. Hizmetleri beğenilmediği takdirde yeniden seçilemezler. Milletin vekili olarak millet adına faaliyet yaparlar. Devletin bütçesini onlar oluştururlar. Kamu harcamalarını onlar yönetir ve denetlerler. Faaliyetleri sırasında yaptıkları ya da yapacakları var sayılan masraflara karşılık, bütçeden yine kendi belirledikleri miktarda ödenek (tahsisat) alırlar.

Özetle: Milletvekilleri bir patronun işçisi değildir, ecri için ücret almaz.

Milletvekilleri “devlet”in memuru değildir, geçimi (iaşesi) için devletten maaş almaz. 

Milletvekilleri kendilerinin oluşturduğu ve denetlediği bütçeden kendi harcamaları için vekalet ödeneği alırlar.