Temmuz 11, 2022 08:32 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Alt sınır aylıkları yüksek prim ödeyerek uzun yıllar çalışan emeklilere yetişti

Yeniasya:

Yeni hatırlatma dozu randevuları açıldı

Milli gazete:

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Siyonist İsrail ile normalleştikçe normalleşti

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Taha Akyol 10 Temmuz tarihli Karar gazetesinde, “Erdoğan’ın ekonomi modeli”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan partili arkadaşlarına hitap ederken “artık kaybedeceğimiz çok şey var” diyor. Gerçekten, Erdoğan Türkiye için ucu bucağı, hesabı kitabı belli bir program ortaya koymuyor, taraftarlarını ‘aman kaybetmeyelim’ duygusuyla motive etmeye çalışıyor. Krize girmiş bir ekonomi için ortaya konulacak bir programın evvela “kaynak” sorununa çözüm göstermesi lazım. Halbuki Erdoğan’ın iktisat politikaları “kaynak” yaratmıyor: İç kaynakları tüketerek, dışarıya aşırı yüksek faizle borçlanarak çarkları çeviriyor. Nereye kadar?..”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

AK Parti 2002 yılında liberal ekonomi dilini kullanarak, hatta IMF ve Dünya Bankası ile mevcut ilişkileri devam ettireceğini parti programına yazarak iktidara geldi. Kemal Derviş’ten devraldığı IMF destekli programa AB faktörünü de ekleyerek ekonomik gelişmeyi hızlandırdı. O dönemde Erdoğan’ın dilinde “dış güçler, mandacı iktisatçılar, emperyalizmin uşakları” gibi kavramlar yoktu.

Hatta “faiz hayatın gerçeğidir, bunu iktidarda gördük” diyordu. (18 Nisan 2004

İktisatçı Prof. Ozan Bakış, 2002-2013 yıllarını “reform dönemi”, 2014-2018 yıllarını ise “duraklama dönemi” olarak niteliyor. Bütün veriler bunu doğruluyor.

Duraklama döneminden gerilemeye kayılmasında temel faktör; üretim yerine, daha çabuk oy getiren tüketim ve rantla büyüme politikası oldu. Bu gerçeği, itiraf gibi, iktidarın hazırladığı 11. Kalkınma Planı da yazmaktadır. (Paragraf 130 ve 131)

2018 yılı hem CB sistemine geçişle, hem ekonomideki yapısal bozulmalarla “gerileme dönemi” başladı.

İçerideki değirmenin suyu çarkları çevirmeye yetmiyordu. Reform döneminde bol bol sağlanan “dış kaynak” artık sağlanamıyordu, iktidar Merkez Bankası’nın ve Hazine’nin kaynaklarını sarf ediyordu artık. Merkez Bankası’nın bağımsızlığının sıfırlanması ve ‘128 milyar dolar’ın harcanması 2019’da gerçekleşti, iç kaynakları sarf etmede çığır açtı!

Dış politikadaki ideolojik gerilimler “bunlar Haçlı ittifakı” yahut “dış güçler” türü söylemler, kurumların aşındırılması ve yetkilerin tek elde toplanması iç ve dış yatırımcıyı ürküttü. Artık “para politikası” gibi son derece karmaşık ve son derece kritik bir alanda “nass var, sana bana ne oluyor” deniliyordu, “faiz hayatın gerçeğidir” sözü on beş yıl geride kalmıştı.

Tabii iç kaynakları kullanmanın da bir sınırı vardı. Bu yüzden yetersiz kalıyor, döviz ve enflasyon tırmanıyordu…

2020 sonbaharında Naci Ağbal ve Lütfi Elvan gibi rasyonel ve ilkeli iki ekonomist göreve getirildi ve “reform dönemi” ilan edildi. Göstergeler iyileşmeye başladı. Fakat bu dört ay sürdü. Ağbal’ın yerine Kavcıoğlu, Elvan’ın yerine Nebati’nin getirilmesiyle bugünkü konjonktüre girdik.

Sayın Nebatı dürüstçe anlatıyor:

“Dövizi düşürmek için yüksek faiz artışı yapabilirdik. Ama o zaman üretim bundan olumsuz etkilenirdi. Biz bir yol ayrımına gittik. Enflasyonla birlikte büyümeyi tercih ettik.” (6 Haziran)

Doğru fakat eksik… Kurumlara ve ekonomi politikalarına güvenin eridiği bir ortamda faizi arttırmak çözüm değildir. ‘Yükselme dönemi’nin dinamiklerini yakalamak için Merkez Bankası’nın bağımsızlığı şarttır. ‘Bizden’ değil liyakatli kadrolar şarttır. İşte iktidar bunu göze alamadığı için “Enflasyonlu büyüme” yanlışını tercih etti, vaziyet ortada. İhracatçılar bile ciddi sıkıntı sinyalleri veriyor.

…***

İrfan Hüseyin Yıldız 10 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Türkiye’nin borç yükü riski artıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Son yıllarda neoliberal kapitalizmin rüzgârıyla hesapsız ve kitapsız gidilen borçlanmalar, Türkiye’nin finansman sorununu tehlikeli sulara taşımıştır. Özellikle dış kaynak bağımlılığının ulaştığı boyut itibarıyla sadece Türkiye ekonomisinin değil siyasi bağımsızlığının da risk altına girdiğini söyleyebiliriz."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Ürettiğinden fazla tüketen, kazandığından fazla harcayan, ürettiklerinde ve markalarında uluslararası rekabet gücü olmayan, ihraç ettiğinden fazla ithal eden ve sürekli daha çok borçlanarak ekonominin çarklarını döndüren bir ülke, eninde sonunda dış kaynak temininde sıkıntıya düşeceği aşikârdır. 

Türkiye’nin dış ve iç borçlanma düzeyine ve katlanılan finansman (faiz ve kur farkı) yüklerine baktığımızda, gelecek nesillerin bile kaldıramayacağı ve sürdürülebilirliği olmayan bir durumla karşı karşıya olduğumuz görülüyor.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre, 2021 yılı sonu itibarıyla 415.1 milyar dolar olan Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku, 31 Mart 2022 itibarıyla 36.1 milyar dolar (yüzde 8.7 oranında) artarak beş ay içinde 451.2 milyar dolar düzeyine ve milli gelirin yüzde 59.8’ine yükselmiş durumda. Bu borç stokunun 182.7 milyar doları kamuya, 29.8 milyar doları Merkez Bankası’na, 238.6 milyar doları ise özel sektöre ait bulunuyor. 

Ayrıca kamunun 29.3 milyar dolar, özel sektörün ise 136.3 milyar dolar dövizli iç borcunun olduğunu hesaba kattığımızda, Türkiye’nin toplam brüt döviz borcunun 617 milyar dolar ile milli gelirin yüzde 78’ine ulaştığını tespit ediyoruz. 

Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2021 yılı sunu itibarıyla Türk Lirası cinsinde 2 trilyon 748 milyar TL olan merkezi yönetimin toplam borç stokunun, 31 Mayıs 2022 itibarıyla 616.2 milyar TL (yüzde 22.4 oranında) artarak 3 trilyon 364 milyar liraya çıktığını açıkladı. Türk Lirası cinsinden açıklanan bu borç stokunun 1 trilyon 565 milyar TL’si iç borç, 1 trilyon 799 milyar TL’si dış borçtur.

Merkezi yönetimin 2022’nin ilk beş ayında ödediği faiz bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 49.6 oranında artarak 121.9 milyar lira olmuştur. Ek bütçeyle ilave edilen rakamla birlikte 2022 yılında 329.8 milyar TL faiz ödeneceği öngörülmektedir. Ayrıca Kur Kurumalı Mevduat nedeniyle üç ayda 21.1 milyar TL kur farkı ödendiği açıklandı. Bütçenin yedek ödeneklerine ilave edilen rakamlarla 2022 yılında toplam 66.2 milyar TL kur farkı ödeneceği varsayılmış görünüyor.

Ancak bütçede yer verilen faiz ve kur farkı yüklerinin öngörülen tutarları aşacağı şimdiden bellidir.

…***

Kazım Güleçyüz 10 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, "Demokrasinin asıl güvencesi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Darbe girişimi üzerine demokrasi tarihimizde ilk kez görülen toplumsal duyarlılık gerçek anlamda bir demokrasiyi sahiplenme şuurundan mı kaynaklanıyor, yoksa “Meydanlara çıkın” çağrısı yapan lidere biat ve münhasıran onu koruma duygusundan mı? Eğer ikinci şık ağır basıyorsa... Halkın, seçtiği insana sahip çıkması ve ona yönelik bir girişime karşı harekete geçmesi bir yönüyle elbette takdire şayan."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Ama sorgusuz sualsiz biat ve bağlılık boyutunda kaldığı takdirde ülkeyi şahıs hakimiyetine götürme riski de olan bir tavır.

Bu durum, arkasından gidilen lidere de hayır getirmez. Kitleler bugün adeta ölesiye bağlı oldukları lideri, yarın şartlar ve hava değiştiğinde hızla terk edebilirler. 

Siyaset tarihi bunun örnekleriyle dolu. Asıl olması gerekense, halkın temel ve evrensel değerlere dayalı bir demokrasiyi o bilinçle benimseyip sahiplenmesi. Yani hukuku, adaleti, hak ve özgürlükleri içeren bir demokrasiyi savunması.

Demek ki demokrasi öncelikle adalete dayanması gereken bir sistem. Adaletin olmadığı bir yerde demokrasi de olmaz.

İkincisi, demokraside işleyiş tek adama, düşünceye, tek ideolojiye değil, çoğulculuğa, meşverete, istişareye, fikir alışverişine, müzakereye, ortak akla dayanır.

Bu meşveret ve müzakerelerin verimliliği ise düşünce ve ifade özgürlüğü başta olmak üzere, temel hürriyetlerin kemaliyle yaşanabildiği bir ortamı gerekli kılıyor.

Üçüncü şart hukukun üstünlüğü ve kanun hakimiyeti. 2010’daki mini anayasa paketi referandumundan önce iktidarın da seslendirip sonradan “unuttuğu” ve tam tersini yaptığı “üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü” söylemindeki önemli prensip. Kişisel irade ve buyruklar yerine, herkesi bağlayacak evrensel ve temel hukuk kriterlerinin geçerliliği.

Darbelere karşı demokrasinin gerçek güvencesi, işte bu değerlere dayalı bir bilincin kitlelere yayılıp yerleşmiş olması.

Peki, bu bilincin neresindeyiz?