Temmuz 17, 2022 08:34 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, 15 Temmuz törenine gitmedi!

Yeniasya:

Ekonomi çıkmaz sokakta

Milli gazete:

Öğretmenler, patronların insafına bırakıldı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mustafa Balbay 16 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Meclis’in 15 Temmuz raporu nerede?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" İktidarın yarı ve tam resmi yayın organlarının 15 Temmuz eki ana gazeteden daha kalındı. Televizyonlar da aynı şekilde 15 Temmuz’u doğal olarak günün ana konusu yaptılar. Sadece demokrasiye değil, Türkiye’nin varlığına yönelik bu saldırının hem unutulmaması hem de bütün yönleriyle araştırılması gerekiyor.  Unutulmama yanı tamdı. Ancak araştırma yanıyla ilgili aynı şeyleri söylemek mümkün değil."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Zira bir daha böyle alçak girişimin olmaması, bütün yönleriyle aydınlatılmasına bağlı. 

TBMM Eski Başkanı Cemil Çiçek’in 15 Temmuz’un perde arkasına ilişkin Milliyet’ten Abdullah Karakuş’a yaptığı açıklamalar üç temel boyutu içeriyordu:

-İyi aydınlatılmalı.

-Ders çıkarılmalı.

-ABD boyutu var.

Üç madde de gerçekçi. 

Hamasetten çok konunun bu boyutları önemli. 15 Temmuz bütün yönleriyle aydınlatıldığı gün Türkiye’nin geleceği de aydınlanmış olacak.

O gece yaşananların ortaya çıkarılması için en büyük fırsat TBMM’de kurulan araştırma komisyonu idi. 

Komisyon dört ay boyunca pek çok kesimle görüştü, iki kişi ile görüşemedi:

Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan.

Zaten o gecenin merkezinde onlar vardı. Hiç kimse ile görüşmeyip sadece Akar ve Fidan’la kapsamlı görüşseler yeterdi zaten.

Asıl önemli boyut şu:

Meclis’in hazırladığı rapor resmen yok!

Ortada bir rapor dolaşıyor ama Meclis Başkanlığı’nın resmi görüşü şu:

“Başkanlığa ulaşmış ve kayda girmiş böyle bir rapor yoktur.”

Bir yandan 15 Temmuz alçak darbe girişimini unutturmamak için her şeyi yapacaksınız, milletin kahramanlık öykülerini bayrak yapacaksınız, bir yandan da o gecenin aydınlatılması için Meclis’te grubu bulunan bütün partilerin katılımı ile kurulan komisyonun raporunu kayda almayacaksınız!

Neden?

Bu sorunun tek yanıtı olabilir:

İktidar 15 Temmuz gecesinin bütün yönleriyle aydınlatılmasını istemiyor.

Zira bu rapor kayda geçse Meclis Genel Kurulu’nda görüşülecek. Devamında da belki olayın bilinmeyen yanları ortaya çıkacak. Bu komisyon şu üyelerden oluşuyordu:

AKP: Reşat Petek, Serkan Bayram, Emine Nur Günay, Ravza Kavakçı Kan, Belma Satır, Hüseyin Kocabıyık, Burhanettin Uysal, Selçuk Özdağ, Zekeriya Birkan.

CHP: Zeynel Emre, Aykut Erdoğdu, Sezgin Tanrıkulu, Aytun Çıray. HDP: Mithat Sancar.

MHP: Mehmet Erdoğan.

Bu milletvekillerinden raporun peşini bırakmayanlar olduğunu biliyoruz ama daha kurumsal biçimde “Bizim hazırladığımız rapor nerede” sorusunu sormalarını bekliyoruz. Yoksa iktidar milletvekillerine şu soruyu sorma hakkımız var:

Siz komisyona o geceyi örtmek ya da saptırmak için mi girdiniz?

Türkiye’deki FETÖ davaları sırasında yurtdışında olduğu saptanan örgüt ve yöneticiler istendi. Sadece Romanya iki, Cezayir bir kişiyi teslim etti. ABD’den 227, Almanya’dan 129, Yunanistan’dan 97, Belçika’dan 52, Hollanda’dan 33, İngiltere’den 31 kişi, AB üyesi ülkelerden toplam 406 kişi istendi. Hiçbiri verilmedi. Bu ülkeler şunu dese:

“Kardeşim siz daha o gece ne olduğunu araştırıp ortaya koymuyorsunuz, bizden ne istiyorsunuz?”

...***

Oğuz Demir 16 Temmuz tarihli Karar gazetesinde, " Çıkış artık daha zor!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Kurgu gerektiren işler oldukça zor işlerdir. Roman yazmak mesela. Ya da film senaryosu, dizi senaryosu kurgulamak. Senaristler, yazarlar gerçeği en iyi şekilde yansıtabilmek için çok araştırırlar, yeri gelir uzmanlardan görüş alırlar! İzleyenler o sahneyi hatırlayacaktır. İzlemeyenler için de kısaca ben hatırlatayım. “Videoda dizinin başrol oyuncusu Profesör risk priminin 800 puanı aşması ile birlikte ülkenin borçlarını ödeyemez hale geleceğini ve borsaların tepetaklak olacağını ve nihayetinde ise İspanya’nın iflas edeceğini söylüyor.”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Şimdi diyeceksiniz ki Türkiye’nin risk primi haftalardır 800 puan üzerinde seyretti ve şimdi de 900 puana çıktı. Battık mı yani?

Haklısınız!

Henüz batmadık.

Ancak mesela Türkiye de İspanya gibi yüksek borca sahip bir ülke olsaydı durum farklı olabilirdi. Dolayısıyla bu seviyede bir risk primini neredeyse bir aydır sürdürebilmemizin temel nedeni hükümetin de sık sık gündeme getirdiği görece düşük borçlanma seviyesi.

Bu iyi haber elbette. Ancak Türkiye’den bahsediyorsak ve bir iyi haber var ise ardından mutlaka bir de kötü haber geliyor. O da bu yüksek risk seviyesi ile Türkiye’nin borçlanma durumunun da hızla kötüleştiği gerçeği.

Normalde Türkiye risksiz bir ülke olsa aynı borçlanmayı yüzde 3-4’lerden yapabilecekti.

Ancak CDS’nin 900 puan olması, Türkiye’nin yeni borçlanma sürecinde döviz cinsinden borçlanma faizinin iyi ihtimalle yüzde 12-13 seviyesinden borçlanması anlamına geliyor. Yani her geçen gün borç yükü daha da artıyor, büyüyor… Bu durumda önümüzde iki yol kalıyor.

Yok ben bu faizle borçlanmam deyip döviz cinsinden yüzde 12-13 maliyeti ödememek.

Bunu yapmak için şartlarınızı oluşturduysanız neden demeyesiniz? O durumda CDS’in 900 olması da çok önemli olmaz. Ayrıca zaten bu borca bu kadar ihtiyacınız olmayacak bir ekonomi yönetimi olsa zaten CDS de 900 olmazdı!

Demek ki durum tam tersi… Kaynakları har vurup harman savurmuş, dışarıdan borçlanmak ucuzken sürekli borçlanıp içeride verimsiz proje finansmanı yapmış, para biriminin değerini olmayan teorileri test etmek için yerle yeksan etmiş bir ülkeyseniz… Bütün dünyada enerji krizi, emtia krizi var ve sizin de bu ürünleri almaya, bu ürünler için dövizle ödeme yapmaya ihtiyacınız varsa…

Bütün dengeler şaşmışsa… Ekonomiyi yönetenler durumun farkında dahi değilse… Üzgünüm ama işte bu durumda tek bir yol kalıyor. Paşa paşa gidip o borcu almak zorunda kalmak.

Hem de 900 puanlık risk primini de ödeyerek almak! Başta da söyledim ya iyi roman yazmak, iyi senaryo yazmak çok çalışmak çok araştırmak demek… Aynı ekonomiyi yönetmek gibi işte…

...***

Remzi Özdemir 16 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Türkiye'de istifa kültürü"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Türkiye'de bana göre ne yok derseniz tek bir şey yok derim:

İstifa kültürü! Evet! Bildiğiniz istifa etmek. İstifa derken öyle kafam esti, canım öyle istedi, maaşı beğenmedim, işi sevmedim diye yapılan istifalardan bahsetmiyorum. Bedel karşılığı istifadan bahsediyorum. Nasıl bir bedel? Senin sorumluluğunda olan bir şeyin başına bir şey gelmesi, başarısızlığa uğraması ve buna benzer olaylardan sonra yapılan istifadan."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Adam koskoca holdingi yönetiyor, holdingi batma noktasına getiriyor adam gibi ortaya çıkıp, "Ben bu işi beceremedim istifa ediyorum" demiyor.

Bankacılık sektöründe de istifa kültürünün olmadığını görüyoruz.

Yıllardır sektörü yazıyorum. Sektörde yanlış giden şeyleri yazdım.

Tek bir istifa görmedim. Hatta öyle ki, bazıları emekli olup gitmek bile istemediler. Adeta koltuğa yapışıyorlar. Yıllar önce bir sendika başkanı vardı. 25 yıl aynı görevde kalmıştı. Sonunda bu adamı başkanlık koltuğundan indirmeyi başardılar. Adam 3 hafta sonra kahrından öldü. Bankacılık sektöründe yaşadığım en ilginç olay, dahası Türk bankacılık sisteminin yaşadığı en büyük olay Körfez sermayeli bir bankanın, bir değil 3 kez mobbingden mahkûm olmasıydı. Bu bankanın personelleri yöneticilerinden mobbing yani psikolojik taciz gördüklerini iddia edip, belgeleriyle dava açmışlardı. Sonunda bu kişiler davayı kazandı. Bankanın hiçbir yöneticisi bu işten sorumluluğu üzerine alıp istifa etmedi.

Ortaya çıkıp, "Bu değerli markaya mobbing gibi insanlık suçunun damgasını vurdurduğumuz için istifa ediyorum" demedi.

Aynen yoluna devam etti. 5 bin lira tazminat ödeyip nerede kalmıştık dedi.

Dedim ya istifa da bir kültür. Bizde olmayan bir kültür. Türk insanı olarak genlerimizde böyle bir kültür yok.