Temmuz 31, 2022 08:15 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Karar: Babacan: A planımız ortak aday

Yeniasya:

İsrail’le yakınlaşmayı isteyen Erdoğan’dı

Milli gazete:

İktidar, sızıntının peşine düştü

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Kazım Güleçyüz 30 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, "Tek adama en iyi cevap ekiple verilir"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"6’lı masanın 3 Temmuz buluşmasından sonra yapılan açıklamanın cumhurbaşkanı adaylığıyla ilgili kısmı şöyle idi: “6 siyasî partinin ortak akıl ve makulde buluşmak üzere oluşturduğu istişare mekanizmasını adaylık tartışmasına indirgemeye çalışanlar, milletimizin ve ülkemizin geleceğine dair büyük bir kazanım olarak gördüğümüz çalışmalarımızı asla sekteye uğratamayacaktır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

 “Türkiye’nin 13. Cumhurbaşkanı, Güçlendirilmiş Parlamenter sistemden yana olan demokrasi âşıklarının adayı olacaktır.”

6 partinin cumhurbaşkanı adayı ilan etmeyişini bir zaaf ve boşluk olarak yorumlayan iktidarın o noktadan çarpıtma ve provokasyona dayalı bir kampanya yürüttüğü malûm. Ama bunun 6’lı masa için aynı zamanda bir tuzak olduğu da çok aşikâr.

Neyse ki, 6 parti bu tuzağa düşmüyor.

Dahası iktidarın bu noktadaki provokasyonlarını boşa çıkarıp bumerang gibi tersine çeviren çok  dikkatli bir strateji takip ediyor.

İktidarın zaaf gibi göstermeye çalıştığı bu tavır, tersine 6’lı masanın savunduğu esaslarla uyumlu ve tutarlı bir duruşun tezahürü.

Davutoğlu’nun dediği gibi, “Sanki Türkiye'nin kurtuluşu bir kişinin belirlenmesine bağlı; bir kişi gelsin ve bir kişiye herşeyi havale edelim veya devredelim gibi bir anlayış yanlış. Var olan sistemin gücünü kullanmak isteyen bir cumhurbaşkanı seçmeyeceğiz.”

6’lı masanın büyük ihtimalle masa dışından da destek alacak olan ortak cumhurbaşkanı adayı, öngörülen parlamenter sistemin parametrelerine uygun ve seçilince o çerçevede görev yapacak bir profil olacak, olmalı.

Ve 6’lı masanın açıklayacağı adaylık formatı da yine bu sistemle uyumlu olmalı.

Partisiz ve sembolik yetkilere sahip cumhurbaşkanı, icra görev ve yetkisini üstlenecek olan başbakan ve bu görevi ifa ederken birlikte çalışacağı yardımcı adayları, istişare ürünü bir kompozisyon olarak açıklanmalı.

Karşı tarafın tek adamına karşı, demokratik bir alternatif olarak uyumlu, vasıflı, ehil, liyakatli ve güven veren bir ekip çıkarılmalı.

Böyle bir strateji samimiyetle uygulandığı takdirde, tek adam rejimi ve iktidar politikalarından fena halde bunalan ve güvenebileceği sağlıklı bir adres arayışı içinde olan kitleler için çok daha inandırıcı ve çekici olur.

...***

Remzi Özdemir 30 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Kendi kendini aldatan ülke Türkiye!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Yapı Kredi, Akbank ve Garanti yılın ilk yarısında kârını katlayan bankalar arasında yer alıyor. Öyle ki, Yapı Kredi kârını resmen 5'e katladı. Ne müthiş kâr! Aynı kârları halka açık diğer şirketlerde de görüyoruz. Yılın ilk yarısında bazı şirketler kârını üçe hatta beşe katlamış durumda. Bankaları ve şirketleri bu kadar büyük kârlar eden bir ülke krizde olur mu? Krizdeki bir ülkenin bankaları ve şirketlerinin zarar etmesi lazım. Ya da zarara yakın kâr açıklaması lazım."diyen yazar, yazısının devamınd aşu ifadelere yer veriyor:

...***

Basit bir mantıkla baktığınızda bu mantık karşınıza çıkıyor. Ancak bu kârlara bir de iktisat mantığı ile baktığınızda hiç de öyle olmadığını görüyorsunuz.

Bu bankalar ve şirketler kârı hangi ortamda elde ediyor?

Tabii ki yüzde 80 enflasyonun olduğu bir ortamda. Yani tartışılan resmîsinin bile yüzde 80 olduğu diğer ölçümlere göre, yüzde 100'ün üzerinde bir enflasyonun olduğu ülkede bu kârlar hangi muhasebe sistemine göre hesaplanıyor?

Tabii ki normal bir sisteme göre. Enflasyonun yok sayıldığı bir sistem.

Yani enflasyon muhasebesine göre düzenlenmiş bir bilanço değil.

Enflasyon muhasebesi nedir? Enflasyon muhasebesi, parasal olmayan değerlerin, enflasyon düzeltmesinde dikkate alınacak tutarlarının düzeltme katsayısı ile çarpılması sonucunda, finansal tablonun ait olduğu tarihteki satın alma gücü cinsinden hesaplanması olarak tanımlanıyor.

Türkiye aslında enflasyon muhasebesine geçecekti ama bizim cingözler hemen Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile ertelediler.

Neden ertelediler? Çünkü eğer enflasyon muhasebesine geçilmiş olsa gerçekler ortaya çıkacak. Yani bu kârların büyük bir bölümü uçacak. Enflasyon karşısında eridiği görülecek. Tıpkı maaşlarımızın ya da paramızın enflasyon karşısında eriyip yok olduğu gibi.

O halde şu soru aklımıza gelmeli: AKP neden enflasyon muhasebesini istemiyor?

Yanıt çok basit! Bu illüzyonun, dahası kandırmacanın bitmemesi için.

Enflasyon muhasebesine geçildiğinde herkes görecek ki, öyle büyük kârlar yok. Kârların nasıl enflasyon karşısında eriyip yok olduğu ortaya çıkacak.

Aslında enflasyon muhasebe sistemine geçilmemesi bazı banka yöneticilerinin de hesabına geliyor.

Ne kadar büyük kârlar elde edildiğini medyaya yansıtıp başarısını gösteriyor.

Tıpkı Avrupa'nın bizi kıskandığını düşünmek gibi bir şey. Avrupa bankalarının kârı düşerken, bizim bankaların kârı 5'e katladı.

Bu bile yeter! Tabii ki, bu sonuçtan herkes mutlu. CEO daha fazla prim alacak. Patron ise şirketinin-bankasının ne kadar kârlı olduğunu anlatıp hava atacak.

...***

Osman sert 30 Temmuz tarihli Karar gazetesinde, "Muhalefet ekonomide neden güven vermiyor?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Eğer ekonomide özellikle geçen sonbahardan bu yana yaşanan kur şokları ve buna bağlı kriz olmasa idi Erdoğan iktidarının süreceğini çok daha güçlü bir şekilde düşünebilirdik. Ama TÜİK ne derse desin çarşı pazardaki rakamlar, benzin istasyonlarındaki pompa fiyatları, kiralardaki artış derken ekonomik krizi hissetmeyen kimse yok. Bu da doğal olarak oy oranlarını etkiliyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Muhalefetin ekonomi ile ilgili açıkladığı projelere, kamuoyunda muhalefet adına görünür hale gelen aktörlere bakınca bunu anlamlandırmak çok da kolay değil. Hele de bu aktörleri bugün ekonominin başındaki isimlerle mukayese edince durum daha da çarpıcı hale geliyor.

En yakın örnek Merkez Bankası Başkanı Kavcıoğlu’nun önceki gün yaptığı açıklamalar. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı ülkesinin kredi kullanırken muhatap olduğu faiz oranlarındaki en önemli faktörlerden biri olan ülke risk birimi CDS’i kabul etmediğini söyledi.

Öyle ki kışın ayazında dışarda yürüyorsunuz, termometreler eksi 20’yi gösteriyor, siz termometreler bize haksızlık yapıyor, hava günlük güneşlik diyorsunuz. Üstüne de o havada tişörtle dolaşıyorsunuz. Allah afiyet versin.

Bir de “son on günü çıkarırsak en az değer kaybedenin TL” olduğu açıklaması var. Son dört dakikada yediğimiz 3 gol olmasa biz galibiz gibi bir cümle.

Kavcıoğlu’nun yanına Hazine Bakanı Nurettin Nebati’yi koyalım. Çok örnek vermek sanırım boşuna olur. Ekonomi Bakanı’nın sanki iyi bir şey söylüyormuş gibi ‘Dolar 25 TL olmaz zaten en dipte’ dediği gün 14,84 olan TL/Dolar kurunun bugün sadece 4 ay içinde 18’lere dayandığını hatırlasak yeter.

Muhalefet cephesine baktığımızda ise fotoğraf oldukça farklı. Bunun için sadece partilerin internet sitelerine girsek yeter.

İYİ Parti’nin 3. Kalkınma Oturumu’nun sunumu daha yeni siteye konmuş. Partinin ekonomiden sorumlu isimlerinden Erhan Usta, Ümit Özlale, Bilge Yılmaz gibi isimler krizle ilgili ayakları yere basan tahliller yapıp çözüm önerileri sunuyorlar. Genel Başkan Akşener ise 2020’nin başından beri il il gezip ekonomiyi gündemleştirmeye çalışıyor.

DEVA Parti Genel Başkanı Ali Babacan’ın ise en iddialı olduğu alan ekonomi. Babacan, her fırsatta 2002 krizinden ülkeyi kendisinin çıkardığını şimdi de bunu yapacak olan kendisi olduğunu söylüyor. Ekonomi ve Tarım eylem planları da sitede duruyor.

Peki yukarda saydığım iktidarın ekonomi aktörleri ile muhalefetin isimlerini yan yana koyduğumuzda fark bu kadar açık iken, iktidarın ekonomi vizyonu insanlara güven vermezken neden seçmen ekonomide muhalefetin sorunları çözebileceğine inanmıyor?

Bunun bir sebebi ülkenin ekonomik sorunlarının artık kronikleştiği algısı, yaşı kırkın üzerinde olan herkesin ekonomik kriz hafızasının güçlü olması ve artık insanların Türkiye’nin kolay kolay bu darboğazı aşamayacağını düşünmesi olabilir.