Ağustos 13, 2022 08:20 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu'nun 'seçmen listesi' açıklamasını kurmaylarına sordu

Yeniasya:

Süt sektörü çok zorda

Milli gazete:

Ekonomik krizin faturası öğrenciye kesilmek isteniyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Taha Akyol 12 Ağustos tarihli Karar gazetesinde, “Vatanseverlik ve IMF”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati, Kur Korumalı Mevduat konusunda Kılıçdaroğlu’nun sözlerinin “vatanseverlikten uzak” olduğunu söyledi. Kılıçdaroğlu’nun sözleri şöyleydi: "Kur korumalı mevduat ekonominin kalbine yerleştirilmiş atom bombasıdır. KKM sahipleri bizim iktidarımızda sadece ve sadece faizi alacaklar…" Bakan Nebati bu sözleri “finansal istikrarı ve finansal güveni zedeleyici” sayıyor ve “vatanseverlikten uzaktır” diye suçluyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

İktidar dövizi frenlemek niyetiyle KKM uyguluyor… Bunu desteklemek mi vatanseverliktir, yoksa buna karşı çıkmak mı?!

Olaya böyle bakmak, soruyu böyle sormak yanlıştır!..

İktidar Nebati’nin yaptığı gibi ‘finansal istikrar ve güven’ gerekçesiyle KKM politikasını vatanseverlik diye savunabilir… Muhalefet ise KKM’nin hazineye getirmekte olduğu yük açısından bakarak bunun ekonomiyi tahrip edeceği uyarısında bulunmayı vatanseverlik diye savunabilir.

Bir sonuca varılamaz…

Konuyu iktisat ilminin kavramlarıyla ve verileriyle tartışmak gerekir; ancak o takdirde bir perspektif kazanabiliriz. Aksi halde siyaset, “hain” suçlamalarına boğulur, öyle de oluyor zaten.

Yüksek bir ahlaki sorumluluk şuuru olan vatanseverlik, siyasette istimara ne kadar müsait, görüyorsunuz. Bunun içindir ki, siyasetimizde yaygındır maalesef.

Tarihimizde kendini güçlü ve yerleşmiş hisseden bütün iktidarlar daima muhalefeti ‘hain’ diye suçladı, gücü yeterse susturdu. Günümüzde susturmak mümkün değil; hamasi duygularla kenetlenmiş seçmen tabanı oluşturmak için kullanılıyor.

Bu davranış siyasetimizin normalleşmesini, rasyonelleşmesini geciktiriyor. Hala soğukkanlı ve teknik kavramlarla siyasi bir tartışma yapamıyoruz işte.

Faiz tartışması tamamen teknik bir konudur. Hiçbir modern iktisat doktrininde faiz övülmez, sadece enflasyona karşı “acı ilaç” olarak görülür.

Ama Sayın Erdoğan’a göre “yüksek faiz de vatanı satmaktır.” (27 Şubat 2015)

Peki bugün Erdoğan hükümetinin, içeride Merkez Bankası’na emirle faiz indirtirken, yurt dışından yüzde 10-12 gibi çok yüksek dolar faiziyle borçlanmasına ne diyeceğiz? Duyunu Umumiye faizinden yüksektir bu!

Hayır, ihanet değil, fakat teknik olarak yanlış politikaların maliyetidir bu! İktisat diliyle konuşulması gereken bir kriz tablosudur. Dahası, bir ara Erdoğan da “yüksek faiz acı ilaçtır” dememiş miydi?! (21 Kasım 2020)

Yine Sayın Erdoğan’a göre, “birileri hâlâ ‘IMF ile anlaşın' diye bas bas bağırıyor, vatana ihanet ediyorlar.” (10 Aralık 2016)

Peki, Demirel hükümetinde Turgut Özal 24 Ocak 1980 programıyla, Ecevit hükümetinde Kemal Derviş 14 Nisan 2001 programıyla hazırladıkları yapısal reformları IMF’nin çok düşük faizli kredileriyle hayata geçirerek Türkiye’yi kısa sürede krizden çıkardıklarında “vatana ihanet” mi etmişlerdi?!

Başbakan Erdoğan’ın kendisi, 2002’de Kemal Derviş’ten reforme edilmiş ve büyümeye geçmiş bir ekonomi devraldı, 2006 yılına kadar Derviş’in İMF ile hazırladığı programı aynen uyguladı; çok da doğru yaptı.

O dönemde Erdoğan “faiz hayatın gerçeği” diyordu. (15 Nisan 2004)

AK Parti’nin kuruluş programında da AB, IMF ve Dünya Bankası ile ilişkilerin “ekonomimizin ihtiyaçları ve ulusal çıkarlarımız doğrultusunda sürdürülmesi gerektiği” yazıyordu.

Bugün de ilişkilerimizi “ekonomimizin ihtiyaçları ve ulusal çıkarlarımız doğrultusunda sürdürülmesi” gerekmiyor mu?

…***

Cevher İlhan 12 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, “Basın ve ifade özgürlüğü dipte!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye’de basın ve ifâde özgürlüğü için büyük çabalar gösteren gazeteci kökenli ana muhalefet partisi milletvekili Utku Çakırözer’in en son Temmuz ayı Basın Özgürlüğü Raporu’nda “iktidara iliştirilmiş yandaş medya”nın dışında kalan medyaya cezaların ve engellemelerin, gazetecilere gözaltı, baskıların sürdüğü, tehditlere yargının seyirci kaldığı, erişime engellenen haberlerin artışıyla basın özgürlüğünün baltalandığı tesbitleri dikkat çekici.”diye yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Saray’dan iletilen “tâlimatlar”la medyaya çarpık çifte standardını dayatan RTÜK, daha önce iktidarı eleştiren ya da muhalefet liderlerinin haberlerini yayınlayan birkaç televizyona yetmişten fazla yayın durdurma ve ağır para cezası kesti.

İiktidardakilerle ve yakınlarıyla ilgili yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet ve benzeri iddialarına ilişkin haberlere erişim engellendi.

Keza Yeni Asya’nın kanuni ilân hakkını 923 gündür mesnetsiz ve hukuksuz, keyfî olarak vermeyen Basın İlan Kurumu diğer gazetelere de ceza kesmeye devam etti.

Ocak 2022’de açıklanan Basın Özgürlüğü Raporu’nda da yazıları, yorumları, paylaşımları gerekçe gösterilerek gazetecilerin en az 475 kez hakim karşısına çıktığı, 36 gazeteciye 80 yıl hapis cezası verildiği, ekonomik krizle ilgili yorumların dahi soruşturma konusu yapıldığı, pandemi ile mücadele ve orman yangınlarındaki ihmalleri eleştiren yorumlara ceza yağdırıldığı, onbinlerin “Cumhurbaşkanına hakaret” iddiasıyla tutuklandıkları, yoğun gözaltıların yanısıra sosyal medya üzerinden tehdit edildiği tesbitleri var.

15 Temmuz Hâdisesi bahanesiyle dayatılan 20 Temmuz OHAL KHK’larıyla hiçbir hukukta olmayan iltisak” ve “irtibat” perdesinde yeni cezaların oluşturulmasıyla yargı kararı olmadan cezalar yağdırıldı.

Anayasa Mahkemesi’nin “âidiyet”, “irtibat” ve “iltisak” kavramlarının “hukukî nitelik taşımadığı”, “idari bir kararla basın yayın kuruluşlarının kapatılmasının basın ve fikir hürriyetlerini ihlâl ettiği hükmüyle medya kuruluşlarının kapatılmasına dayanak yapılan KHK’yı anayasal temel hak ve hürriyetlere ağır bir müdahale olduğu gerekçesiyle iptaline rağmen…

…***

Esfender Korkmaz 12 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Ekonomik istikrar algıyla sağlanmaz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Maliye Bakanı; ''Kur Korumalı Mevduat Hesabı KKM finansal istikrarı temin etmek ve makroekonomik dengeleri sağlamlaştırmak amacıyla devreye aldığımız uygulamalardan biridir. Bu uygulamayla temel hedefimiz olan finansal istikrar sağlanmıştır'' dedi. Hükümet üyeleri de zaman zaman aynı paralelde konuşuyor. Aslında, MB gösterge faizi enflasyona yakın tutulsaydı, bu kadar kur artışı yaşamazdık.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

TÜİK, finansal yatırım araçları reel getiri oranını açıkladı. TL mevduatı temmuzdan - temmuza yıllık yüzde eksi 35,26 oranında reel kayıp getirmiş. Bu şartlar altında TL'den kaçış ve dolara talep kaçınılmaz bir sondur. Bu durumda finansal istikrar sağlanmış mı oluyor?

Mamafih, Merkez Bankası TÜFE bazlı reel kur endeksine göre temmuz ayı reel kur endeksi yüzde 54 oldu. Yani TL yüzde 46 oranında daha düşük değerdedir. Başka bir ifade ile dolarda denge kuru 10 liradır.

2021 Aralık ayında dolar kuru 14 lira idi. Ağustos ayında 17,9 lira oldu. Kur istikrarı mı sağlanmış oldu?

BDDK verilerine göre, mevduatın yüzde 43,5'i TL, yüzde 56,5'i döviz cinsindendir. Tasarruflar TL'ye mi yönelmiş oluyor?

Kur korumalı mevduat yoluyla, bankalara bütçeden faiz farkı veriliyor. Bu fark bütçe açıklarını artırdı. Mali istikrarı bozdu. Dahası vergi verenlerden, mevduatı olanlara bütçe yoluyla gelir transfer diliyor. Gelir dağılımı bozuluyor.

Kaldı ki; bu nasıl finansal istikrardır ki, doğrudan yabancı yatırım sermayesi gelmediği gibi sıcak parada gelmiyor ve çıkıyor .

Ekonomik istikrara gelince;

* Hiper enflasyona gidiş var…

* Cari açık önceki yıllara göre arttı ve bu sene 50-60 milyar dolara çıkıyor.

* Türkiye tahvillerinde iflas risk primi 700-900 arasında gidip geliyor ve uluslar arası piyasalarda işlem gören 21 ülke tahvili arasında Rusya'dan sonra en riskli tahvillerdir.

* Üretimde kullanılan aramalı ve hammadde oranı yüksek. Girdi ithal edemezsek, üretim durur.

* İthalatçılar artık Türkiye'de risk yüksek diye vadeli ithalat yapamıyorlar. İçerde de krediye ulaşmak zorlaştı.

* Gelir dağılımı bozuldu ve yoksulluk arttı.

Özetle Makro dengeler düzelmedi, tersine giderek bozuluyor.

Bu şartlarda hangi hükümet olursa olsun, bu gidişatı durdurmak için önlem alır. İstikrar programı yapar. Bu hükümet ise politikalar yerine günübirlik kararlar alıyor. Enflasyonu biz çözeriz diye algı yaratmaya çalışıyor. Sanki enflasyonu başka iktidarlar yarattı.

Hükümet, ekonomik sorunlara çözüm yerine algı yaratarak popülizm yapıyor. Yandaş kanallar her şeyi güllük gülistanlık olarak gösteriyor. Ya da ekonomik krizi tartışmak yerine kayıkçı kavgası programları yapıyor.

Gerçekte ise Ekonomik krizlerde bu anlayış  her zaman ters teper. Çünkü halk  bizzat sorunları yaşıyor. Böylece AKP iktidarı kendi ayağına kurşun sıkıyor.