Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Gençler endişeli ve kızgın
Yeniasya:
Talimatla kriz bitmez
Milli gazete:
Tarım ve hayvancılığı IMF ile mi bitirdiniz!
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Veysel Ulusoy 14 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "İşsizlik ile enflasyonun buz dansı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Son günlerde akademik düzeyde enflasyon ile işsizlik konusu oldukça fazla tartışılır hale geldi. Gelmesi de çok doğal zira bu iki faktör hemen her dönemde birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Bizde olmasa bile, çoğu modern ekonomilerde merkez bankalarının fiyat istikrarını sağlayıcı ve istihdam yaratıcı para politikalarını uygulama amacı vardır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
İşsizlik ile enflasyon arasında ekonomik yaklaşımlarda, her zaman olduğu gibi farklı görüşler mevcuttur. Yaklaşım olarak üzerinde önceleri fikir birliğine varılmış ancak sonraları gelişen yeni ekonomik ilişkiler ve şoklardan dolayı ekonomik davranışlarda yaşanan değişimlerle şekillenen bir Phillips Eğrisi gerçeği var ortada.
Buna göre fiyat ve maaş enflasyonu ile işsizlik arasında negatif bir ilişki vardır.
Genel anlamıyla işsizlik oranı artarken enflasyon oranında bir azalma olur. Bir diğer değişikliğe uğramış yaklaşıma göre ise işsizlik oranı ile ücret enflasyonu arasındaki ilişki tersine işlemektedir. Bu durumun kısa vadede böyle olmasına rağmen uzun dönem özelliği ile incelendiğinde enflasyonu artırmayan işsizlik oranı yaklaşımıyla şekil bulduğunu görmekteyiz.
Fazla ayrıntıya girmeden tartışmanın esasına vurgu yapmakta fayda olduğu kanaatindeyim...
Bazı ekonomistler günümüzde tecrübe ettiğimiz yüksek enflasyon sorununun çözümü sürecinde, özellikle işgücü piyasasında belirli bir toplumsal maliyetin ortaya çıkacağı vurgusunu yaparak bu maliyetin daha çok yüksek işsizlik şeklinde karşımıza çıkacağını belirtmektedirler. Diğer bir grup akademisyen ise bu süreçte sadece işgücü piyasasının tek başına ilgili maliyeti yüklenmemesi aksine çoğu yükün sermaye sahibi üzerinde olması gerektiği fikrini ortaya atmaktadırlar. Gelirin ve büyümenin kaliteli ve sağlıklı dağılımı ise bu fikrin çekirdeğini oluşturmaktadır.
Ekonomik büyüme ve insan sermayesi üzerine doktora tezi yazmış bir akademisyen olarak bu konu üzerinde ayrıntılı fikirlerimi uzunca anlatabilirim ama burada sürecin diğer bir tarafına değinmek isterim...
O taraf ise enflasyonun ve işsizliğin nasıl ölçüldüğü ya da ölçülmesi gerektiğidir...
Enflasyon ile işsizlik oranı ilişkisini kısa ve uzun dönemde inceliyorsak eğer, hem işsizliğin genel kabul görmüş altı çeşit ölçümü hem de enflasyon sepetinin günün koşullarına uygun madde (ürün) ve ağırlıklarına önem vermemiz gerekiyor. İşsizlik ölçümlerinde örneğin, işgücüne katılım oranını ve onun değişimi, kısa sürede iş arama yeteneği dahil tüm teknolojik gelişmeleri içeren arama yöntemlerini de sorgulayan yaklaşımları görmemiz gerekiyor. Diğer bir ifadeyle, işsizliği kısa ve uzun dönem özelliklerine göre farklı açıdan ölçerek enflasyonla birlikteliğini incelemek zorunluluğu ortaya çıkıyor.
Enflasyonun, tipik bir satın alma ve bu kapsamda kabul edilen bir ürün sepeti olarak ölçülmesinden öte, ürün yelpazesi ve onun ağırlığındaki dinamik değişimi de içine alan kısa, orta ve uzun dönemli fiyatları hareketlerini içeren birkaç sepet oluşturma gereği ortadır. Bu sağlanmazsa, sağlıklı ölçülmemiş iki veriyi yanlış platformlarda tartışır dururuz.
...***
İsmet Özçelik 14 Ağustos tarihli Aydınlık gazetesinde, " Bürokraside FETÖ sızıntısı…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Son günlerde ilginç şeyler oluyor. Sır dosyalar ortalıkta. Kurumlarda mahremiyet kalmadı. En hassas birimler bile kevgir gibi. Ucu gösterilen bilgiler. Arkasının geleceği anlaşılıyor. Seçim yaklaştıkça sızıntı büyüyecek. Sedat Peker bile seçime hazırlanıyor. Seçime iki ay kalaya randevu veriyor. NASIL OLUYOR? Peki bunlar nasıl oluyor?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bunu anlamak zor değil. Bürokraside kime sorsanız öğrenirsiniz. Herkes “Gizli FETÖ”ye dikkat çekiyor. “Zamanında uyardık. Bunlar FETÖ’cü dikkat edin dedik.
Ama dinletemedik. Kendilerini korumak için her şeyi yaptılar. Her evrakı imzaladılar. Yöneticilerin işine geldi. Şimdi iktidar sallanmaya başladı.
Anında harekete geçtiler.” FETÖ’yü yakından takip eden bir isim… Son dönemde yaşananları şöyle anlattı: “FETÖ seçim kampanyasına başladı. Pensilvanya’da toplantı yapıldı.
Bürokrasideki adamlarına talimat verildi. İşe yarayacak dosyalar istendi. Ayak sürüyenler tehdit edildi. ‘Deşifre ederiz’ dendi. Dosyalar bir merkezde değerlendiriliyor. Muhalefete servis ediliyor. İktidarda defo çok. Bu nedenle malzeme bol. Görünüşte masum hareketler. Bürokrasinin sıradan tepkisi gibi. Ama arkada örgütlü bir çalışma var. FETÖ’nün bir yayın organı vardı.
Adı ‘Sızıntı’. Bu ada uygun bir politika izleniyor. Devlete güven sarsılıyor. İç kargaşa için ortam hazırlanıyor. Şu anda küçük hamleler gündemde. Seçim takvimi açıklanınca büyüyecek. Bu işler profesyonelce yapılıyor.
CIA eğitimlilerce yürütülen bir süreç…”
Kılıçdaroğlu’nun çıkışları… Sedat Peker taktikleri… En son söyledikleri… “Bizim elimizdeki seçmen bilgileri YSK’da yok. Her seçmeni biliyoruz. İlk kez sandığa gidip oy kullanacakları, evlerini, adreslerini de biliyoruz. Doğum yerlerine de bakıyoruz. Suriye doğumlu, Afganistan doğumlu hepsine bakıyoruz” açıklaması. Doğruysa bürokrasiden bilgi sızdığı açık. Tabi herkesin aklına FETÖ geldi. CHP’de bile rahatsızlık yarattı.
“CHP-FETÖ işbirliği algısı kötü” diyorlar. Sızıntı sadece dosyada değil. Yapılacak işlerde de yaşanıyor. Ak Partililer; “Bizim projelerimizi öğreniyor. Biz duyurmadan açıklıyor. Proje kendininmiş gibi sunuyor. Araçlarda ÖTV çıkışı da aynı. Yanlış anlamışlar ama bilgi verilmiş. İçeriden sızıntı var” iddiasındalar.
Genel kanı şu: “FETÖ ile mücadelede hassasiyet azaldı. Erdoğan dışında işi ciddiye alan yok.” Bu Ak Parti içinde de konuşuluyor. Ülkenin geleceğini düşünenler hassas.
Ama cebini düşünenler umursamaz. KHK’lılarla ilgili bir çalışma yapılıyormuş. Bazıları adam kurtarma çabasında. Elbette hatalar olabilir. Ama yeni yanlışlar yapılırsa bedeli ağır olur. Bir süredir uyarıyoruz. Bürokraside, üniversitelerde, önemli birimlerde, … FETÖ temizliğine vurgu yapıyoruz.
“17-25’in milat alındı. Gizli FETÖ buna sığındı” görüşünü dillendiriyorlar. Bazı çalışmalar yapılıyor. Ama yeterli değil… Umarız bu anlaşıldığında iş işten geçmez…
...***
Faruk Çakır 14 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, " Çocukları saran tehlike"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Dünya çapındaki 3,5 milyon kullanıcısının verilerini anonim olarak değerlendiren Find My Kids, 7-18 yaş arası çocukların sosyal medya kullanım tercihlerini açıkladı. Buna göre, Türkiye’deki çocukların günlük ortalama sosyal medya kullanımı 6 saate ulaşıyor. Dünya genelinde ise bu süre 8,5 saat civarında. Konu ile ilgili bilgi veren Find My Kids Ülke Müdürü Neşen Yücel, Türkiye’deki çocukların en çok kullandığı sosyal medya uygulamalarında ilk iki sırada video uygulamalarının yer aldığını söyledi: “İlk sırada TikTok, ikinci sırada YouTube yer alıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Çocuklar her iki uygulamaya da günde yaklaşık birer saatlerini ayırıyorlar. Diğer bir popüler uygulama olan Instagram’da geçirilen süre de bir saate yaklaşıyor. Türkiye’deki çocukların sıklıkla kullandığı diğer uygulamalar Facebook, WhatsApp ve Snapchat şeklinde sıralanıyor.” (2 Ağustos 2022 tarihli basın Bülteni)
Çocukları bu tehlikelerden koruyabilmek için önce ‘büyükler’in bilgilendirilmesi ve çocuklara örnek olması gerekmez mi? Bunu temin edebilmek için de iş dönüp dolaşır ve eğitim sisteminde düğümlenir. Eğlenceye saatler ayırabilen bir toplum, sıra kitap okumaya geldiğinde son sıralarda yer alırsa, gençlere ve çocuklara örnek olunabilir mi?
Günde 8 ya da 10 saatini ‘sosyal medya’ya ayıran bir gençlikle “Büyük Türkiye” hedefine ulaşmak her halde kolay olmaz. O halde çocukları ve gençleri ‘sosyal medya’dan istifade edebilecek şekilde eğitmek icap eder. Nasıl ki geçmişte TV’yi yok sayarak bir yere varmak mümkün olmadıysa; şimdi de ‘sosyal medya’ya yok sayarak bir yerlere varmak mümkün değil. Aksine bunu bir vak’a olarak görüp, zararlarını ve faydalarını iyi tahlil ederek bu imkândan faydalanma yolunu bulabilmeliyiz. Eğer bir genç ‘sosyal medya’yı kullanarak kitap, gazete ya da faydalı yazılar okuyorsa onu tebrik etmek gerekmez mi?