Ağustos 22, 2022 08:29 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Yeniasya: Un fiyatı sabitlendiyse ekmek zamları niye bitmiyor?

Aydınlık:

İş dünyası seçimleri için TOBB işaret verdi

Karar:

Bahçeli'den kazalara ilişkin açıklama: Eğer varsa esrar perdesi aralanmalı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mehmet Kara 21 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, "Elinizi vicdanınıza koyun"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"21. Kuruluş yıldönümünü kutlayan AKP, bu 21 yılın 20 yılında iktidarda idi. 2002 yılında yapılan seçimlerde oyların yüzde 34’le Meclis’teki sandalyelerin yüzde 66’sını alan AKP, 7 Haziran 2015 seçiminde Meclis çoğunluğunu kaybetti ancak Kasım’da yapılan seçimlerden yine birinci parti olarak çıktı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Kuruluş yıldönümünde Genel Başkan Erdoğan’ın, “Elini vicdanına koyan herkes kabul edecektir ki, bugünün Türkiye’si 21 yıl öncesine göre daha demokratik, daha özgür, fırsat eşitliğinin olduğu bir Türkiye’dir” sözü dikkat çekiciydi. 

Peki, durum öyle mi? Ülkede korku iklimi sürdüğü sürece özgür bir Türkiye’den bahsetmek mümkün mü? Basın hürriyetinden düşünce hürriyetine kadar pek çok alanda gerilemenin olduğu ortada. 

2021 yılı Dünya Özgürlük Raporuna göre, 210 ülke arasında Türkiye 32 puanla “özgür olmayan ülkeler” kategorisinde yer aldı.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün hazırladığı 2022 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre de Türkiye, bir önceki yıla göre dört sıra yükselerek 180 ülke içerisinde 149’uncu sırada yer aldı. 

Türkiye’nin internet özgürlüğü kategorisindeki durumu 100 üzerinden 35 puanla yine ‘özgür değil’ olarak nitelendi. 

Başka araştırma saymaya gerek var mı? Türk tipi partili Cumhurbaşkanlığı sistemiyle de demokratik ülke olmada geri gittiğini söylemeye bile gerek yok. 

Demek ki, Türkiye ne demokratikleşme ne de hürriyetler konusunda daha iyi bir seviyede değil. Araştırmalar da bunu gösteriyor.

...***

Esfender Korkmaz 21 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Mülkiyet çarpar"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Anayasanın 35. maddesine göre; "Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir." Söz gelimi; Devletin vergi alması da mülkiyet azalmasına neden olur ve fakat vergi; vergi verenin de yararlandığı kamu hizmetlerinin görülmesi içindir. Mülkiyet hakkı zedelenmez. Bir araziden yol geçerse veya kamu altyapı yatırımı yaparsa, devlet bedelini vererek araziyi kamulaştırabilir. Çünkü yolu herkes parasız kullanıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Siyasi iktidar, başkanlık sisteminden sonra  dolaylı yollardan mülkiyet hakkını ihlal etmeye başladı.

Mevzuat; sanayi kuruluşlarının kendi tüketimlerinin gerektirdiği kurulu güçten daha fazla kurulu güce sahip olduğu için lisanssız olarak güneş enerjisi santrali (GES) kurma ve fazla elektriği sisteme satmaya imkan tanıyordu. Yeni yönetmeliğe göre; 1 milyon kWh'ı aşan üretimler YEKDEM'e 'bedelsiz katkı' olarak  verilecek.

İhracatçının kazandığı döviz üzerinde tasarruf ve mülkiyet hakkına dolaylı yoldan sınır getirildi.

TL reeskont kredilerinden yararlanmak için ihracat bedellerinin, yüzde 40 Merkez Bankası'na satış koşuluna ilave olarak, en az yüzde 30'unu da çalıştığı bankaya satmayı taahhüt edecek.

Şirketlerin kredi kullanım durumunda döviz varlıklarını 15 milyon TL üzerine çıkarmama şartı getirildi.

TL reel faiz oranı yüzde eksi 37'dir. Yani parasını TL'de tutanların 100 lirası bir yıl sonra satın alma gücü olarak 63 liraya düşüyor. Bu yolla tasarruf sahibi, bankalara ve devlete usulsüz ve haksız vergi ödüyor. Böylece bankalar ve devlet mülkiyete el koymuş oluyorlar.

Yap-işlet-devret modelinde, yatırımcı köprü-yol-geçit yapar. Kullanandan para alarak bir süre çalıştırır. Süre sonunda yatırım devlete kalır.

Kamu-Özel İşbirliği yatırımları ile, geçenden yüksek ücret, geçmeyenden bütçe garantisi ile vergi şeklinde ücret alınıyor. Aslında devlet bu altyapı yatırımlarını yapmak için vergi alıyor. Kendinin yapması lazımdır. Dahası yap-işlet-devret alternatif yatırım şeklinde yapılsaydı, bu köprü ve yolları kullanmayanlar mali yük altına girmeyecekti. 

Eğer bu yolları kullananlar için ve yüksek kârlar için vergi ödüyorsak, bu aynı zamanda vergi yoluyla mülkiyete el koymaktır. Aynı zamanda toplumdan bazı kişi ve kesimlere kaynak aktarmak demektir.

Bankadan kredi alanlar, döviz almayacağım diye taahhüt veriyor. Eğer piyasada döviz spekülasyonu varsa bunun sorumlusu yüzde 79,8 enflasyon varken, Merkez Bankası faizini yüzde 13'e indiren hükümettir. Ama aynı Hükümet vatandaşın tasarruf hakkına sınır getiriyor.

İktidar ve muhalefet bir oldu, konut kiralarına yüzde 25 artışla sınır getirdi. Enflasyon yüzde 79,6 iken, konut kiralarına yüzde 25 sınır getirmek, mal sahibinin gelirine el koymak ve mal sahibinden kiracıya haksız gelir aktarmak demektir. Normal demokratik ülkelerde devlet konut mülkiyetine saygı duyar dokunmaz, ama kiracıya kira yardımı yapar.

Bu uygulamalar nedeni ile; yerli ve yabancı, bankada dövizi olanlar acaba hükümet dövize el koyar mı diye tartışıyor. Bu nedenle sermaye gelmiyor ve çıkıyor. Kriz derinleşiyor.

Devletçilikle bu uygulamaları karıştırmamak gerekir. Devletçilikte; devlet altyapı yatırımlarını devletin kendisi yapar. Kıt malları ve ithal girdi için alternatif üretimi kendisi yapar. Yoksula kira yardımı yapar. Mülkiyet hakkını daha çok korur.

Mülkiyet hakkına dolaylı veya doğrudan müdahale etmesi ve geçim sıkıntısı siyasi iktidarı dönüşü olmayan bir sona getirdi.

...***

İrfan Hüseyin Yıldız 21 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Bu neyin inadı?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Merkez Bankası Para Politikası Kurulu, 18 Ağustos toplantısında politika faizini 100 baz puan indirdi ve yüzde 14’ten yüzde 13’e çekti. Orandaki bu değişim önemli mi? Hiç önemli değil. Çünkü enflasyonun çok altındaki negatif politika faiz oranları, para politikası aracı olarak işe yaramıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Piyasanın bu karara reaksiyon vermesi; politika faizinin seviyesinden ziyade, yapılan açıklamaya bağlı niyetin ortaya çıkmış olması ve bizlere yansıyacak olan sonuçlarının giderek hepimizi daha fazla korkutuyor olması ile ilgilidir. Enflasyonun serbest uçuşta bırakılıyor olması bir tercihtir ama sürdürülebilir değildir. Türkiye’nin onda birinden daha az enflasyonu olan ülkeler, enflasyonla öncelikli olarak mücadele ederken iktidar havaya bakıp ıslık çalıyor. Ekonomi çöküyor ve bizler de fakirleşiyoruz, daha ne olsun?

Bu iktidarın yaptıklarını, iktisat teorisi üzerinde konuşmaya çalışmak artık çok zorlaştı. Teori açık olarak enflasyonun faizler genel seviyesini belirlediğini söylüyor. Bunu tersinden okumak, ters yoldan otobana girmek gibi sonuçlar veriyor. Merkez Bankası’nın politika faizini indirmeye başladığı Eylül 2021’den beri; piyasa faizleri düşmedi yükseldi, döviz kurları düşmedi arttı, cari açık azalmadı katlandı, enflasyon düşmedi patladı ve ülke risk primi (CDS) düşmedi daha da yükseldi, bu neyin inadı?

Daha fazla ilerlemeden önce kısa bir teorik açıklama daha yapmak istiyorum. Serbest piyasa ekonomilerinde, ekonomiyi yönetmek iki temel iktisat aracını kullanmakla mümkün olmaktadır. Bunlar: Para politikası ve maliye politikasıdır. Türkiye uzun yıllardır daha çok para politikası araçlarını kullanmaktadır. 

Peki para politikası araçları nelerdir ve uygulamasından kimler sorumludur? 

Para politikası tanım olarak “para arzını kontrol etme” işidir. Uygulamasından sorumlu olan kurum Merkez Bankası’dır. Merkez bankalarına, para arzı üzerinden fiyatlar genel seviyesini kontrol etme ve fiyat istikrarını sağlama görevi verilmiştir. Bizim Merkez Bankamızın da kanun ile tanımlanmış esas görevi, “fiyat istikrarını sağlamak”tır. Bu temel amacı ile çelişmemek koşulu ile “hükümetin iktisadi politikalarına ve büyüme-istihdam amaçlarına destek olur”. 

Merkez bankaları, para arzını kontrol etmek için değişik araçlar kullanabilmektedirler. Emisyonu dışarıda bırakırsak eğer, bu araçların başında “faiz” gelmektedir. Merkez bankaları faiz üzerinden para talebini özellikle tasarruf ve yatırım ilişkisini etkilemeye çalışırlar.  

Türkiye örneğine döndüğümüzde, teoriye ve rasyonaliteye aykırı uygulamalar; kurumlara olan güven kaybını doğurdu, beklentileri bozdu ve para politikası araçlarını işlevsizleştirdi. Merkez Bankası’nın belirlediği faiz, bankaların kaynak maliyeti üzerinde az-çok etki ederken kredi maliyetlerinin belirlenmesinde pek etkili olmadığı görülüyor.