Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: 'İlk Evim İlk İşyerim’ projesini değerlendiren Yol-İş Başkanı Güven Nazmi Demiralp: ‘Kimse teslim beklemesin’
Yeniasya:
Ortak paydamız demokrasi ve hukuk
Yeniçağ:
AKP ve MHP ‘yolsuzluklar araştırılsın’ istemedi! İYİ Parti'nin önergesi reddedildi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Esfender Korkmaz 25 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Kamuoyunun tartışmadığı riskler"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ekonomik krizin getirdiği risklerin bir kısmı tartışılmıyor, bir kısmı da yanlış tartışılıyor. Enflasyonu hep pahalılık ve yoksulluk çizgisinde tartışıyoruz. Gerçekte ise istikrar sorunu tüketici kadar üreticiyi de zora soktu. Merkez Bankası Ocak-Ağustos ödemeler bilançosuna göre 8 ayda cari açık 39,7 milyar dolar oldu. Aynı bilançoda nereden geldiği bilinmeyen 28,3 milyar dolar net hata ve noksan var. Yani cari açığın yüzde 71,3'ü bu net hata ve noksan kalemi ile finanse edilmiş. Bu duruma oh ne iyi mi dememiz gerekiyor?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Net hata ve noksan kalemi, ölçüm hataları ve tablodaki verilerin eksik veya fazla derlenmesinden kaynaklanır. Ama bu hata hiçbir zaman açığın yüzde 71'i kadar olamaz. O zaman bu para nereden geldi? İstikrar için etkisi ne olur? sorularını sormak gerekir.
Uluslararası Mali Eylem Görev Gücü (FATF), geçen sene Türkiye'yi 'kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadele'de 'yeterince çaba göstermeyen' ülkelerin bulunduğu 'gri liste'ye aldı.
Bu iki olayı yan yana koyarsak, net hata ve noksanın bu kadar büyük olmasında kara paranın etkisi olacağı herkesin aklına takılacaktır.
Cari açık, kara para ile finanse ediliyorsa, sürdürülemez… Dahası güven sorunu oluşur. Yabancı sermaye gelmez, yerli sermaye çıkar.
Söz gelimi Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) Mayıs ayında yayınladığı bir rapora göre; FATF tarafından gri listeye alınan ülkelere sıcak para girişinde millî gelirin yüzde 3'üne denk gelen miktarda azalma meydana gelebiliyor.
Türkiye'de vergi usul kanunu 298. maddesi, enflasyon düzeltmesini içeriyor. Ne var ki; bu madde 7352 sayılı kanunla askıya alındı. Ayrıca bazı idari kararlarla enflasyon muhasebesi uygulanmıyor. Bu nedenle şirketler reel gelirleri üzerinden değil, enflasyon tarafından şişirilmiş fiktif gelirleri üzerinden vergi veriyorlar. Ayrıca şirketler ayni sermayelerini cari değere göre düzeltirlerse yine kâr etmiş gibi vergi ödüyorlar.
Bu şartlar altında bankaların ve şirketlerin enflasyon üstünde ve artı enflasyon vergisi kadar kâr etmeleri gerekir. Dahası ithal girdi kullanan bir şirket, depodaki malını kullanırken kur artışı nedeni ile aynı malımı yerine koyamam diye üretici fiyatlarını daha çok artırıyor. Bu sorunlar enflasyonda kısır döngü yaratıyor.
Özel sektör ve bankalar kârlarını yüksek tutmasalar batarlar. Hata işletmelerde değil, siyasi iktidardadır. Siyasi iktidarın enflasyon muhasebesi kanunu çıkarması gerekiyor. Çıkarmıyor… Çünkü iktidar da popülizmi ve bütçe açıklarını enflasyon vergisi ile finanse ediyor.
Siyasi iktidar tek haneli faizi slogan yaptı, TL krizi ekonomik krize dönüştü. İktisatçılar da madalyonun arkasını görmez ve slogan düzeyinde konuşurlarsa bu kriz daha da derinleşir.
...***
Taha Akyol 25 Ekim tarihli Karar gazetesinde, " Neden çatışıyoruz?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye’nin sorunları derin ve ancak ortak akıllı çözülebilir, fakat hepimizin basit sihirli çözümleri var! Mahallelerimizden biri “gelecek yüzyıl bizim medeniyetimizin yüzyılı olacak” diyor, “faiz sebeptir” diyerek dünyada iktisat ilminin bilmediği sihirli formüller geliştiriyor… Bizim gençliğimizde “yüzde yüz Türk olduğun gün cihan senindir” diye bir slogan vardı… Başka bir mahallemiz “Cumhuriyet’in kurucu değerleri”ne dönmekten bahsediyor..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Hamasetin ötesinde ne derin fikir eserleri, ne de 21. Yüzyıla hitap eden ciddi araştırmalar var…
1970’lerde coşkuyla haykırılan sol sloganlar artık eski havasını kaybetse de sihirli kavramlara, “biz”i yücelten, “öteki”ni dışlayan keskin ideolojik sloganlara ne kadar düşkün olduğumuzun örneklerinden biriydi.
Dün T24’ün “Yıllık Buluşmalar” konferansında araştırmacı Bekir Ağırdır, gençlerin Ak Parti’ye uzak durduğunu, şehirleşmenin AK Parti’den uzaklaşmaya yol açtığını anlattı. Geleneksel şehir, kasaba ve köyde “herkes aynı ayıp, aynı suç duygularına hakim olduğu bir yerde aynı iyi doğru güzeli öğreniyorlar”dı. Ama gençler “çokluğun, çoğulculuğun bir arada olduğu metropollerde büyüdüler. O yüzden ne yaparsanız yapın öğrendikleri dorğu iyi güzel kavramları bizlerden farklı…”
Bekir Ağırdır’ın da vurguladığı gibi, siyasetçilere, aydınlara, kamuoyunu etkileyen herkese düşen görev “uzlaşma” ve “birlikte yaşama” değerlerinin gelişmesine çalışmaktır. Ama biz keskin ideolojilerin sihirli lafları ve sert siyasi güç kavgaları etrafında kutuplaşıyoruz, ‘siyasi kabileler’ gibi didişip duruyoruz. Tarihi de istismar ediyoruz.
...***
Faruk Çakır 25 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, " Orman köylüsünün derdi hep aynı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ülkemizde yaşayan orman köylüsünün mağduriyetini duyan ve bilen var mı? Bu öyle bir mağduriyet ki, varlık içinde yokluk yaşamaktan farksız. Çok basitçe şöyle diyelim: ‘Orman köyleri’nde yaşayanlar, ormanların içinde oldukları halde ısınmak için yaktıkları ‘odun’a dahi para vermek durumunda kalabiliyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ormanları korumak elbette önemli bir vazife. Fakat ormanlarla içi içe yaşayan, bir bakıma onları koruyan vatandaşa belli ölçüler bir ‘hak’ vermek icap etmez mi? Isınmak için odun kesmek yasak, ev yapmak için ağaç kesmek yasak... Peki, bir şekilde ‘kanunlara uygun olarak kesilen’ ağaçlar varken; vatandaş niçin bu haktan mağdur ediliyor?
İdareciler mutlaka bin yüz yirmi bahane bulabilir, fakat bu bahaneleri mesela Senoz Vadisi, Ormancık Köyü ya da Yenice Köyünde yaşananlara kolay anlatıp da ikna edemezler.
Ya aylarından ekseriyetle memlekete gittiğimiz için komşularımız, “Bizim dertlerimizi de dile getirseniz. Şu ormanlardan biraz da biz istifade etsek” diye serzenişte bulunuyorlardı. Geçen gün sosyal medyada önümüze düşen bir video, tam da komşularımızın ve ‘orman köylülerimizin’ dertlerini dile getiriyor. Üstelik bu video 1985 yılında Rize, Ayder Yaylasında çekilmiş ve orada anlatılanlarla bugün yaşananlar arasında hiç bir fark olmadığı ve geçen 40 yılda hiç bir şeyin değişmediği anlaşılıyor.
İşte, Can Okanar’ın yaptığı ve TRT’de (TV1) yayınlanan 1985 tarihli programda vatandaşların anlattıkları:
83 yaşındaki Abdullah Dede: Biz mesela bir ağacın nasıl kesilmesi gerektiğini biliriz. Ormancılar, müteahhitler ne yapıyor? Mesela, bir bölümü (makta diyorlar) veriyor müteahhite. O da hepsini kesiyor. Diyelim ki yaşlı ağaçlar damgalanmış, onlar kesilsin diye. Bir ağacın yönü bu tarafa kesilse 2 taze fidanı ezecekken, müteahhit ters tarafa atıyor ağacı ve diyelim ki 40 fidan zarar görüyor. Onu da kesiyor kendisine kâr ediyor.
Bir başka vatandaş: Bizim dedelerimiz, ninelerimiz sanki bir orman koruyucusuymuş gibi bunları büyütmüş ve korumuş. Köyden her hangi biri ormana gidip hesapsız bir ağaç kesemezdi. Geleneklerle sıkı şekilde uygulanan bir yasak vardı. Benim bir ninem vardı. Çobanlıklarda derdi ki, ‘Şu ağaca bir balta vurduğun zaman (yaz başındaki ağaçlarda su akması olur) bak su akıyor. Bu ağlıyor. Gözlerinden yaş akıyor. Ve seni cehennemde yakacaklar’ diye bizi korkuturdu. Böyle büyütüldük ve ağaçların dalına bile dokunmazdık. Fakat bugünkü duruma gelince, maalesef hiç bir şeyden faydalanamıyoruz. Burada kesilen kereste gider (Pazar, Ardeşen vs) depolarda müteahhitlere satılır. Oradan alınan keresteyle burada inşaat yapmak kolay olur mu? Bunu buradaki halkın içerisinde yapılaşma isteyen kişilere bir imkânlar tanınması elbette daya iyi ve doğru olur.