Kasım 09, 2022 08:23 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Altılı masada istifa resti

Yeniasya:

Hak ihlali varsa gelişme olmaz

Milli gazete:

Siyasi iktidarın tek derdi seçim olsa da… Ekonomi uyarıyor!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

İbrahim Kiras 8 Kasım tarihli Karar gazetesinde, "Parlamenter sisteme ne gerek var"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Son zamanlarda hem iktidara hem de muhalefete muhalif olmaya çalışan kesimden “Parlamenter sistem vurgusuna ne gerek var” şeklinde bir eleştiri yöneltiliyor Altılı Masaya. Diyorlar ki ekonomideki sıkıntılar, sansür yasası vesaire dururken niye ille de parlamenter sistem gibi milletin umurunda olmayan bir konuyu sürekli gündemde tutuyorsunuz?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Aslına bakarsanız muhalefetin bu konuyu gündemde tuttuğu yok. Altılı Masa’nın teşekkülü sırasında bir araya gelme gerekçelerinden biri olarak sunulduysa da ilerleyen süreçte ikide bir tartışılan bir konu olmadı bu mesele.

Gelgelelim ülkenin mevcut durumu itibarıyla daha fazla konuşulması, tartışılması, gündemde tutulması gereken bir konudan söz ediyoruz aslında.

Çünkü başkanlık sistemi dediğimiz olgu bugün bu ülkede yaşanan bütün problemleri açıklayan bir anahtar durumunda. AK Parti hükümetlerinin ikinci yarısında merkeziyetçi sistemin ve şahsi yönetimin benimsenmesiyle başlayan, sonra bu yönetme biçiminin MHP’nin desteğiyle resmî bir çerçeveye oturtulmasıyla bugüne kadar gelinen süreci anlama anahtarı. Bir bakıma hemen her alanda giderek çığırından çıkan her şeyin sembolü.

Başkanlık sistemi (veya sistemsizliği) ile birlikte kurumların etkisizleştirilmesi, denetim mekanizmalarının ortadan kaldırılması, ehliyet ve liyakat ölçütünün yerini sadakat şartının alması… göz ardı edilecek konular mı?

Bu anlayışın doğurduğu yanlış yönetimin sonuçlarının somut olarak herkesçe hissedilebildiği alan ekonomi tabii… Ancak eğitimde, sağlıkta, tarımda veya dış politikada inanılmaz bir hız içinde nereden nereye gelindiği de ortada. Bir bütün olarak çıkmaz sokak bugünkü otokratik düzen.

Daha önce de yazmıştım, bütün bunlara rağmen AK Partililer Başkanlık sisteminin faziletlerini savunmaya devam ediyorlar. Ama çok küçük bir farkla: Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin referansı parlamenter sistem! İktidar mensupları mevcut sistemin niye desteklenmesi gerektiğini anlatmak için geçmişte gerçekleştirilmiş olan bir dizi icraatı hatırlatıyorlar bize.

IMF borçlarını ödeyip bitirmiş olmaktan demokratik reformlara, eğitimde ve sağlıkta atılan birtakım yeni adımlardan alt yapı yatırımlarına kadar saydıkları icraat kalemlerinin büyük çoğunluğu 2010’lara kadar yapılmış işler. 2010’lu yıllarda ise önce parti yönetiminin, sonra da devlet yönetiminin yavaş yavaş merkezileştiğini ve giderek şahsileştiğini görüyoruz.

En sonunda da bu yönetim anlayışının ülkeyi getirdiği yer belliyken, parlamenter sistem vurgusundan şikâyet edilmesi makul bir tutum olmasa gerek. Tam aksine ülkenin nereden nereye niçin geldiğini göstermek ve çözümün adresini işaret etmek için gündemde tutulması gereken bir konu bu.

Bununla ilişkili diğer tartışma konusu da “geçiş takvimi” meselesi. Parlamenter sisteme hemen mi geçilecek, belli bir süre sonra mı?

Seçimden sonraki gün sistemin değişmesi söz konusu olamaz elbette. Galiba en iyi çözüm, önümüzdeki dönem sonunda geçiş hazırlıklarının tamamlanıp bir sonraki seçime yeni sistemle girilmesi olur.

Yani 2028 seçiminde her partinin liderinin başbakan adayı olarak seçime katılması en doğru formül olur.

Bu tarihten itibaren cumhurbaşkanının da TBMM tarafından seçilmesi usulüne geri dönülmesi gerekiyor. Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçildiği bir ülkede başbakan da yine halk tarafından seçilecek olursa yönetimde çift başlılık probleminden hiçbir zaman kurtulamazsınız.

Bütün bunların da şimdiden konuşulması gerekiyor.

...***

Kazım Güleçyüz 8 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, " Hani HDP teröristti?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Vaktiyle “çözüm süreci”nde HDP ile iş tutan, terör örgütü temsilcileriyle Kandil ve Oslo’da onlar aracılığıyla yapılan temas ve görüşmeleri koordine eden iktidar, daha sonra masayı devirip süreçten vazgeçti. Ve bu partiyi “terörist” ilan etti. Eşbaşkanlarının, milletvekillerinin, seçilmiş belediye başkanlarının, yerel yöneticilerin tutuklanıp hapse tıkıldığı tersine bir süreç başlattı. Dahası parti hakkında kapatma davası açıldı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bunlarla da iktifa edilmeyip, diğer muhalefet partileri de HDP üzerinden “terör yandaşlığı”yla suçlandı. Hem AKP, hem ortağı MHP bu ithamda birbirleriyle yarışa girdiler.

Diğer taraftan AKP, evvelce Diyarbakır meydanında mektubunu okuttuğu Öcalan’la bir kez daha dirsek temasına girerek, HDP’ye karşı onunla açık bir ittifak kurdu.

Bu çelişkili ve ilkesiz siyasî manevralara son günlerde bir yenisi eklendi. CHP’nin başörtüsü hamlesine karşı anayasa değişikliğini gündeme getiren AKP, bu konuda desteğini istemek için HDP’nin de kapısını çaldı.

Bu manevranın gerekçesini açıklarken “HDP de legal bir parti” söylemini kullanıyor.

Eğer öyle ise, şimdiye kadar bu partiye yönelttiği “terörist” suçlamalarının izahı ne?

HDP seçime girmesinde kanunî bir engel görülmeyen, son seçimde 6 milyona yakın seçmenin oyunu alan, Meclis faaliyetlerine aktif şekilde katılan, hattâ grup başkanvekili zaman zaman genel kurul oturumlarını yöneten bir parti iken, diğer muhalefet partileri bu partinin yönetici, milletvekili ve belediye başkanlarına yönelik hukuk dışı ve antidemokratik baskıları eleştirdikleri zaman AKP onları “terör yandaşlığı”yla suçluyor.

Ama aynı AKP kendi maksadına ulaşmak için ihtiyaç duyduğunda bu parti birden “legal” hale geliveriyor ve başında Adalet Bakanının bulunduğu bir heyetle ziyaret ediliyor!

İşin bir garip tarafı da, her fırsatta HDP’yi yerden yere vuran ve bu parti hakkında kapatma davasının açılmasını netice veren kampanyanın tetikleyicisi MHP’nin bu ziyaret karşısında sergilediği derin suskunluk.

AKP-MHP ortaklığının bu ilkesiz tavır ve yaklaşımı, “terörle mücadele” iddialarının “samimiyet”ini de ele veriyor ve deşifre ediyor.

...***

Esfender Korkmaz 8 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Ekonomide yanlış yapma lüksümüz yoktur"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Güven endeksleri, üretici ve tüketicinin ekonomik gidişattan tedirgin olduğunu gösteriyor. Üstelik bu endekslerde üretici ve tüketici beklentilerinin de kötü olduğu anlaşılıyor. Buna rağmen bazı hükümet üyeleri ekonomi için uçtu, kaçtı diyor. Bazıları farkındayız diyor. Ama çözüm için adım atılmıyor. Üstelik tek haneli faiz ve düşük TL politikasının da TL krizini derinleştirdiğini yaşıyoruz."diyen yazar, yazısının devamınd aşu ifadelere yer veriyor:

...***

2018 kur şoku nedeni ile aynı yıl Ekim ayında TÜFE oranı yüzde 25'e çıkmıştı. Merkez Bankası faizleri artırdı ve enflasyon da geriledi. Sonrasında MB paralel olarak gösterge faizini de düşürdü. 

2018'de Merkez Bankası'nın gösterge faizini artırması ve reel faiz uygulaması doğru politika idi. Bu yolla TL'nin daha da düşmesi ve enflasyon önlendi. Bir yıl içinde 2019 Eylül ayında TÜFE yüzde 9,26'ya geriledi.

Buna rağmen Hükümet neden reel faiz politikası uygulayan TL'yi kollayan Merkez Bankası bağımsızlığını kaldırdı ve kadrolarını değiştirdi.

Amaç kur artışı ve ihracatta rekabet gücünü artırmak idiyse, hükümetin bir dolarlık ihracat için 80 sentlik ithalat yapılması gereğinden haberi mi yoktu?

Ekonomi yönetimi, genel kabul görmüş ve üstelik de kendi denediği doğrunun tam tersi yanlışı neden yaptı? Böyle bir yanlış yapmaya hakkı var mı?

İthal girdiye bağımlı üretim yapısı, GSYH'nın yüzde 6'sına ulaşan cari açık, dış borçlanma maliyetinin artması, yabancı yatırım sermaye girişinin durması ve tersine çıkması, raiting notumuzun aşırı spekülatif -yatırım yapılamaz- seviyesine inmesi ve temerrüt riski, sürdürülemez eşiktedir. Seçim arifesinde popülist politikalarla bu tablo daha da kötüleşebilir.

Ekonomik krizler halkın refahını düşürmekle kalmaz, siyasi sorunlar da doğurur. Dikkat etmek zorundayız.

Türkiye, bugüne kadar yalnızca 1958 yılında dış borçlarda ödeme sorunu yaşadı ve moratoryuma gitti. Arkasından darbe geldi.

Türkiye, yüksek enflasyon yaşadı ve fakat hiper enflasyon yaşamadı. Bundan sonra da eğer önlem alırsak yaşamayız. Ama yanlışlara devam edersek hiper enflasyon riski de oluşur.

Dünyanın geçmişinden ders almalıyız. Çünkü krizler çözülse de halka maliyeti yüksek oluyor.

Türkiye'de Aralık ayında baz etkisi ile enflasyon yüzde 80 veya altına düşer. Ama ekonomi o kadar kırılgan bir yapıda ki, hükümetin bir yeni yanlışı, bizi dış borçlarda temerrüde ve hiper enflasyona götürebilir.