Kasım 16, 2022 12:36 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Karar: Akaryakıta art arda indirim

Cumhuriyet:

Çocuklarımızın geleceği gidiyor

Milli gazete:

Siyonist plan terörü körüklüyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Ahmet Taşgetiren 15 Kasım tarihli Karar gazetesinde, "Zehirli gündemden çıkmak için…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Ülke terör gündeminden bir türlü çıkamıyor. Bu da ülkenin sosyal, siyasi, hukuki, ekonomik tüm hayatını etkiliyor, zehirliyor. İstiklal Caddesi’ndeki patlama… 8 canın kaybı. Onlarca yaralı. Olayın orada, yani son zamanlarda yabancının yerliden daha yoğun hale geldiği bir mekanda gerçekleşmesi, neresinden bakılırsa bakılsın tahripkar bir nitelik arz ediyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Böyle bir sabotajın ülkenin dış açığı kapatma noktasında çok çok önemli bir kaynak haline gelen turizm gelirlerini sekteye uğratma riski var mı, tabii ki var.

Ama olayın seçime doğru giden ülkede siyaseti zehirleme boyutu çok daha etkin.

“Kürt siyaseti” uzunca bir süredir Türkiye siyasetinin ana kırılma noktalarından birisi. “Seni başkan seçtirmeyeceğiz” gibi bir sözün, siyasette ne tür sonuçlar doğurduğunu, mesela en iyi Selahattin Demirtaş bilir, dersem umarım yabana atılmayan bir tespitte bulunmuş olurum.

2019’da İstanbul seçimi tekrarlanırken Öcalanlar’ın bizzat iktidar cenahı (MHP dahil) tarafından devreye sokulması bir yanı terörle bağlantılı Kürt siyasetinin genel siyaset üzerindeki etkinliğinin göstergesi olabilir.

Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Edirne’deki en büyük hesabı İmralı’dakine verecek” diyerek topa girmesi de bununla ilgili idi.

Son anayasa değişikliği için, Adalet Bakanı Bozdağ’ın da yer aldığı bir Ak Parti heyetinin çok net bir tutarsızlığı göze alarak “Kandil’in uzantısı” dedikleri HDP grup başkanvekillerini ziyaret etmesi, 2023 seçimlerinde Kürt siyasetinin tayin edici bir nitelik kazanması sebebiyledir.

Soru şu: Nereye konacak Kürt siyaseti?

Varlığı inkâr edilemiyor. Ne de olsa seçime giriyorlar. Oy veriyorlar. Meclis’e giriyorlar. Yerel yönetimleri kazanıyorlar. En azından anayasal statüde “eşit vatandaş” halindeler.

Sonrasında belediyelerine el konuluyor, milletvekilleri, hatta eş başkanları içeri alınıyor vs. Tamam, bizde hukuk güdümlenir, gücü elinizde bulunduruyorsanız, size ters bakanlara hayatı cehennem etmeniz mümkün, ama Kürt siyaseti içinde “Terörle iltisak” için gerekçe veriliyor mu, diye sorulursa, en azından bir kısmı o gerekçeyi veriyor.

Onun için de “HDP’nin terörle arasına mesafe koyması” temasının, en azından kendisi ile temas kurmak isteyen siyasi partiler açısından, toplumda bir karşılığı bulunuyor.

...***

Cevher İlhan 15 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, " “Devlet partisi”nden “parti devleti”ne…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Kamuoyu araştırmalarının hemen hepsinde “cumhur ittifakı”nın Meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybedeceğinin ortaya çıkması üzerine siyasi iktidarca yeni siyasi tezgâhlar kuruluyor. Ekonomik çöküşe karşı “dış güçler” söylemi inandırıcı olmayınca ve Suriye’ye askeri müdahale ve “Yunanistan’la savaş gerginliği” de tutmayınca yeniden bayat algı operasyonlarını, başörtüsü tartışmalarını tahrikle siyasi rant devşirme denemelerine başvuruldu."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

En son ana muhalefet liderinin Emniyet raporlarına dayandırdığı uyuşturucu vahametine dikkat çekmesine, “kirli uyuşturucu parasının ve kara paranın cari açığın finansmanında kullanıldığı” ifşasıyla siyasi muhataplarını eleştirisine, Türkiye’nin siyasi tarihinde görülmemiş bir biçimde Emniyet ve Jandarma’ca tepkili karşı çıkılması “devletin partileştirildiği”nin son tezâhürü oldu. 

Ana muhalefet liderinin “Önce maddi olarak ekonomiyi batırdılar. Sonra da kara paraya izin verdiler ve mânevi batırma süreci başladı. Erdoğan güya sigaraya karşı, ama ona göre uyuşturucu parasında sorun yok. Ülkeyi kara para pisliğinin bulaştığı ülkelerin arasına, ‘gri liste’ye soktu. Ülkede kara parayla gelen mafyalar, baronlar at koşturuyor. Emniyetin raporları bunları anlatıyor. Yalandan ‘bacak kırma’, ‘torbacı operasyonu’ türü algılarla toplum kandırılıyor” sözleri vakıayı deşifre ediyor.  

Ardından da AKP’nin “seçim şarkısı” ya da partili bir milletvekilinin ikrarıyla “cumhur ittifakı’nın ‘Türkiye yüzyılı’ sunumunda çalınan bir müzik” Polis Akademisi Bandosu’nca çalınıyor. Peşinden de Emniyet doğrudan muhalefeti hedef alan bir “bildiri” yayınlıyor. 

Oysa demokratik bir ülkede devlet kurumları siyasi eleştirilerde bulunan muhalefete ve demokratik kurullara cevap vermez. Ne var ki bizzat güvenlik bürokrasisince siyasete cevap verilmesi “devlet partisi”nden “parti devleti”ne geçildiği tesbitlerini doğruyor. Görünen o ki güvenlik kurumları da partizanlığa zorlanıp “siyasallaştırılıyor.” Kamu kurumları iktidar partisinin bir parçası haline getiriliyor. 128 milyar doların hebası gibi “28 milyar dolar kara paranın nereye gittiği”ne iktidardakilerce değil, devlet kurumlarınca cevap veriliyor!

En çarpıcısı da resmi raporlarla uyuşturucu felâketi uyarılarını siyasi iktidar cevapsız bırakırken, kamu kurumları devreye sokularak siyasete âletle bir partinin “arka bahçesi” haline getiriliyor!..

...***

İhsan Çaralan 15 Kasım tarihli Evrensel gazetesinde, " Karanlığı aşmak için kenetlenme zamanı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" İstanbul’da şehrin en kalabalık yerinde İstiklal Caddesi’nde patlatılan bomba, sadece ölen ve yaralanan insanları değil bütün halkı hedef almıştır. Saldırı hepimizedir. Halkımızın başı sağ olsun, geçmiş olsun. Yaşanan toplu katliam girişimidir, insanlık suçudur. Kör terör eylemlerinin şekli ne olursa olsun, saldırı her nereden ve nasıl gelirse gelsin halk zarar görmektedir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:

...***

Yakın tarihin de ispatladığı üzere bu türden kanlı eylemler, siyasal sonuçları itibarıyla hep egemenlerin elini güçlendirmiş, iktidarın siyasi manevra alanını genişletmekten başka işe yaramamıştır. Açık bir provokasyon niteliğinde olan Taksim saldırısı da böyledir. Patlamanın hemen ardından RTÜK yayın yasağı getirmiş, BTK bant daraltma uygulamasına gitmiş ve sosyal medya alanı dondurulmuştur. Böylece tek adam medyasının yanına “tek adam sosyal medyası” eklenmiştir. Halkın haber alma hakkı ve özgürlüğü resmen engellenmiştir. Bilginin çok yönlü kaynaklarla teyit edilmesinin önüne geçilmiş, haber kaynağı tek elde toplanarak hükümete bağlanmıştır. Otoriterleşmeyi daha da güçlendiren bu uygulamalar, gerçeklerin açığa çıkması ve katliamın tüm yönleriyle aydınlatılmasının önünde de engeldir. Şüphe ve soru işaretleri ortadan kalkmadığı gibi daha da artmaktadır.

Haftaya girerken işçi ve emekçilerin gündemi, yakıcı talepleri neydi? Yüksek enflasyon karşısında ücretlerin iyileştirilmesi, insanca yaşayacak asgari ücret için mücadelenin örgütlenmesi, işçi ücretlerini kuşa çeviren vergide adaletsizliğin son bulması, TİS hazırlıkları, işten atmaların yasaklanması, en son Amasra ve Zonguldak’daki madenlerde yaşanan patlamalarda tel tel dökülen hükümet temsilcileri ve yöneticilerin hesap vermesi. İşte Taksim saldırısıyla önü açılan kaotik atmosfer, emekçi sınıfların bu acil taleplerini de gölgede bırakmaktadır. Dolayısıyla kör terör ortamı en büyük zararlardan birini emek dünyasına vermiştir. Sermaye düzeni ve iktidar buradan yürüyerek grevleri, işçilerin toplanma ve gösteri haklarını tümden yasaklamaya yönelebilir. Bu nedenle işçi ve emekçiler taleplerinden bir adım dahi geri adım atmamalıdır. Emek ve demokrasi mücadelesi birleştirilmelidir. Sendikalar, emek ve meslek örgütleri, demokrasi güçleri meydanı boş bırakmamalı, ortak açıklamalar yapmalıdır.

Taksim saldırısıyla birlikte toplumsal travmalar tazelenmiş, 7 Haziran ile 1 Kasım 2015 dönemindeki kanlı katliamlar yeniden konuşulur olmuştur. O sürecin kara kutusu olanlar konuşmak zorundadır. “Patlamadan sonra oylarımız arttı” diyenler, hükümete atfen “Gar Katliamı’yla ilgili bir konuşursam milletin içine çıkamazlar” diyenler şimdi ne biliyorlarsa konuşmalıdır. Çünkü o dönem aydınlatılmazsa, susarak suç ortağı olanlar, yeni dönemin de siyasal sorumluluğunu taşıyacaklardır. Dolayısıyla Millet İttifakı da bu siyasal sorumlulukla karşı karşıyadır.

Bir diğeri ise Erdoğan’ın daha önce işaret ettiği “yerli ve milli muhalefet”in dizayn edilmesidir. Taksim saldırısından hareketle “sınır ötesi harekat” ya da savaş tezkerelerinin yeniden gündeme gelmesi olasıdır. Bölgesel dengeler buna izin verir vermez, iktidar oy konsolidasyonu için bu kartı sonuna kadar kullanacaktır. Bu nedenle şoven kışkırtmaya ve Neoosmanlıcı savaşlara kapı açan egemen siyasete işçi ve emekçiler ortak olmamalıdır.