Türkiye'den köşe yazarları
Star: Bakan Nebati: Kılıçdaroğlu Pembe masal uydurarak seçmen avına çıkıyor
Yeniasya:
Demokrasi baharı için el ele
Milli gazete:
Kulat'tan ilk tur vurgusu: Muhalefet psikolojik üstünlüğü ele geçirdi
Şimdi ise hafta içi köşe yazarları:
...***
Cevher İlhan 2 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, "İftiralı seçim manipülasyonları"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Seçime doğru “seccadeye basma”yla başlayan dini sembolleri istismarın fos çıkması üzerine “iktidar cephesi” yeni yeni isnatlarla, yaydırılan yalanlarla siyasi manipülasyonlara tevessül ediyor. Seçim kampanyasında hiçbir dönemde düşülmeyen sahtekârlıklar deneniyor, milleti kutuplaştırıp düşmanlaştırarak bölüp parçalayan tahriklere tam gaz devam ediliyor. Öncelikle “millet ittifakı” için sahte broşürler bastırarak “Apo’yu serbest bırakacaklar!”, “Diyanet’i kapatacaklar”, “bütün bürokratları atacaklar” benzeri bühtanlarda bulunuluyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Salgında ve depremde “millet ittifakı” - muhalefet belediyelerinin daha da arttırıp yaygınlaştırdıkları sosyal yardımlar” için “kesecekler” iftirası atılıyor. “Âile destek sigortası” açık vaadine rağmen yalanlarla algılar oluşturulmak isteniyor.
AKP’den sekiz sene önce kurulan Harran Üniversitesini “biz açtık” saptırmasındaki gibi 30 sene önce inşa edilen eserleri “biz yaptık” söylemleri millet nezdinde sırıtırken, büyük paralarla Almanya’ya sipariş edilen “maket uçak” için “yerli millî uçağımız göklerde!” benzeri safsatalar sürüyor.
Kanal İstanbul türü uçuk projelerin toplumda mâkes bulmamasına karşı, “iktidara iliştirilmiş yandaş medya”daki “uzayın fethi”, “uzay limanı” ve “2023’te Ay’a sert, 2028’de yumuşak iniş” tumturaklı nutukların oyalama olduğu ortaya çıkarken; motoru, bataryası, entegrasyonu, mekanik aksamı, tasarımı yurtdışından ithal edilip “yerli-milli otomobil” denilen “toplama TOGG” üzerinden gerçekler çarpıtılarak sanal bir gündem oluşturuluyor.
Bu arada ardı ardına dayatılan zam furyasıyla doğalgaz bir yılda sanayide yüzde 600, meskende yüzde 150’den fazla zamlanırken, sahte “doğalgaz müjdeleri”nin ardı arkası kesilmiyor.
Bütün bunlara ek olarak, Meclis kürsüsünde İstiklâl Marşı’nı önündeki kağıttan yanlış okuyan AKP Genel Başkanvekili Yıldırım, “Bu seçim işgalcilerle İstiklal Harbi verenler arasında yapılan bir seçim” demekle topyekûn muhalefeti “işgalci” olarak tahkir ediyor.
En çarpıcısı da İçişleri Bakanı’nın “14 Mayıs seçimlerini siyasi darbe girişimi” olarak ileri sürmesi.
Özetle bütün bu manipülasyonların “kurtaramadığı”nı gören iktidardakiler, kaybetme çâresizliğinde bir yandan korku iklimiyle vatandaşları sindirmeye yeltenirken, diğer yandan yine uydurmalarla muhalefete saldırıyorlar.
Kısacası,“güçlendirilmiş parlamenter sistem işbirliği”ndeki “millet ittifakı”nın millete taahhüd ettiği sözlere bakmadan sırf birkaç oy uğruna yığınca yalan üstüne yalan üretiliyor; ancak nâfile.
Zira yalana dayalı ütopik iftiralarla muallel manipülasyonlar artık millet nezdinde kâr etmiyor.
...***
Taha Akyol 2 Mayıs tarihli Karar gazetesinde, " Kılıçdaroğlu 300 milyar dolar getirir mi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Bu suale kestirme cevaplar verilebilir, kimden yana olduğunuza göre! Ama doğru cevap vermek için bir ekonomiye dış kaynak nasıl gelir, bu konuda bir ön bilgiye sahip olmak lazımdır. Fakat bizim siyasi kültürümüzde “bilgi” ile, verilerle konuşmak değil, hamaset ve husumet daha etkilidir! Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ankara mitingindeki sözleri: “‘Londra’dan 300 milyar dolar getirecekmiş… Nasıl oluyor da olmayan bir şeyi getiriyorsun? Herhalde bunlar, daha önce getirdikleri esrar, eroin vesaire bunları göndermişler ki şimdi bunların bedelini geri döndürme gibi bir gayreti var, daha önce böyle bir iftirayı yaptı ya, olmayan bir şey, vaad edilmez ve gelmez.”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Erdoğan’ın bu sözlerinde dış yatırımın nasıl geleceği ya da gelmeyeceği gibi ‘rasyonel’ bir tartışma yerine, muhalefeti karalama üslubu açık.
Halbuki iktisadi konuları iktisat diliyle tartışmak, siyasi kültürümüzün rasyonelleşmesinde son derece önemlidir ama bizde siyaset dili iktisat dilini boğuyor ötede beri…
Millet İttifakı’nda Faik Öztrak, Ali Bacan, Bilge Yılmaz, Kerim Rota, Serkan Özcan gibi saygın iktisatçılar gerekli reformlar yapılırsa, Merkez Bankası bağımsız olursa, kamu kurumlarında siyaset değil liyakat geçerli hale gelirse, oluşacak güven ortamında yılda 20-30 milyar gibi yatırım geleceğini 300 milyar Dolar’a hatta fazlasına ulaşılabileceğini söylüyorlar.
Reformların Türkiye’ye yatırım getireceği görüşü doğru mu? Doğru ve bunun kanıtı, bizzat Ak Parti iktidarının reform yıllarıdır. Erdoğan Türkiye 220 milyar dolar doğrudan yatırım geldiğini söyleyerek övünür; haklıdır da… Fakat bu, Kemal Derviş’ten devralınan bağımsız Merkez Bankası, şeffaf İhale Kanunu gibi reforme edilmiş bir ekonomi ve Erdoğan iktidarın ilk dönemlerindeki “Avrupa Birliği reformları” sayesinde gerçekleşmişti.
Hele de 2018’den sonra gelen yatırımların azaldığı, hatta durduğu, giden yatırımların arttığı bir döneme girdik!
Erdoğan yatırım getirmek için bugün “tefeci” dediği Londra gibi merkezlere gitti, Amerikan şirketlerini Beştepe’de ağırladı… Ama gelmiyor.
Sadece gayrimenkul ve vatandaşlık satarak kaynak sağlamaya çalışıyoruz!
Bugün Erdoğan İstanbul Finans Merkezi’ne (İMF) 15 yılda 250 milyar dolar yabancı sermaye geleceğini söylüyor! (16 Nisan 2023)
Ama genel hukuki ve kurumsal düzene güven tesis edilmedikçe tek başına İMF ile bu gerçekleşmez.
Demek ki bağımsız Merkez Bankası, bağımsız yargı, liyakate dayalı kurumlar, “eksen”ninden sapmamış istikrarlı dış politika ile tıpkı Erdoğan’ın ilk dönemlerinde olduğu gibi şimdi de dış yatırım getirebilir. Kapasite arttığına göre 300 milyar Dolar’ı da aşabilir.
Bu, kişilere değil, sağlam kurumlara ve rasyonel iktisat politikalarına sahip istikrarlı yeni bir hükümetle mümkün olur.
Yeni hükümet diyorum çünkü Erdoğan, “modelimiz değişmeyecek” diye açıklamalar yapıyor. Son 6-7 yılda yatırımcıyı ürküten politikaları devam ettirerek yatırım güveni tesis edilebilir mi?
...***
Ali Sirmen 2 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Sorunun özü üretim"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Bu yıl da 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı işçilere kapalıydı. Özgürlüğe ve emeğe düşman bir iktidarın saplantısının ürünü olan, Taksim yasaklı 1 Mayısların sonuncusunu yaşıyoruz umarım. 2023 yılında Türkiye’de yaşananlar demokrasi ve emek düşmanlığının, gerici iktidarları mukadder akıbetlerinden kurtaramadığını kanıtlıyor. Yaşananlar göstermiştir ki emekçilere Taksim’i yasaklamak yağma ve talan iktidarının önünü açmaya yetmiyor. Dikta ne yaparsa yapsın “Geliyor gelmekte olan”. Gelmekte olan, başlı başına gelişinin kalmaya yetmeyeceğini görüyor, bu kez onun için gelmesini de sonrasını da sağlam kazığa bağlamaya çalışıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Millet İttifakı’nın seçim kampanyası, güler yüzlü, birleşmeye uzlaşmaya çağırıyor; demokrasi, adalet, eşitlik ve zenginlik vaat ediyor; yoksullara, mağdurlara sesleniyor, yoksulluğu, yolsuzluğu ortadan kaldıracak yeni bir düzeni muştuluyor; yarının Türkiye’si için, adalet, kardeşlik, eşitlik, özgürlük ve de zenginlik vaat ediyor. Bu hedefe yoksulluğu bölüştürerek ulaşamazsın, fakirliği zenginliğe çevirmek zorundasın.
Ürettiğinden çok tüketen düzenlerle zengin mutlu toplumlara ulaşamazsın. Yağma ve talan ekonomisinin politikasını uygulayarak ürettiğinden çok tüketen Türkiye’si zenginliğe ulaşamaz, insanların daha müreffeh bir topluma daha adil, daha eşit bir ülkeye erişebilmeleri için daha fazla üretmeleri gerek.
Türkiye zenginleşmek zorundadır. Zenginleşme ancak üretimi hem miktar hem de kalite olarak artırmakla mümkündür.
Yağma ve talan ile üretmeden tüketerek sürdürülebilir bir kalkınmaya da adil eşit bir topluma da özgürlüklere de ulaşılamaz.
Adil bir topluma ulaşmak için üretimin artması şarttır. Eğitim düzeyinin yükselmesi için üretimin kalitesinin yükselmesi şarttır. Vatandaşın çarşıda pazarda etiketlere yutkunarak bakmayıp insanca yaşayabilmesi için üretimin artması zorunludur.
Çağın düzeyine erişebilmek için, depremle başa çıkabilmek için üretimin miktarını ve kalitesini yükseltmek şarttır.
Talan ve yağma ekonomilerinin vatandaşın tasarruflarını yandaşa akıtan kokuşmuş yolsuz politikalarını ayakta tutmak için yurttaşın özgürlüklerini ezen, adaleti gasp eden politikalarıyla tasarrufu, yatırımı, üretimi engelleyen iktidara son vermek gerekmektedir. Bütün bunlar üretim artışının önünü açacak, katma değer yaratmaya yönelik üretimlerle zengin Türkiye’ye ulaşılacaktır.
Sürdürülebilir bir kalkınmayı sağlayacak politikalar ancak emeğin ve üretimin yüce değer olduğu toplumlarda mümkündür.
Üretimin anahtar kavram, emeğin yüce değer olduğu toplumlarda demokrasinin, eşitliğin, adaletin ve özgürlüğün egemenliği sağlanabilir.
Ekonomik dayanakları olmayan, yeterince üretmeyen demokrasiler yaşayamazlar.