Şubat 28, 2016 07:51 Europe/Istanbul

Büşra Erdal, Zaman gazetesinde, “Gazeteciler bir dakika dahi içeride tutulamaz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AYM'nin, ‘kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ihlali' ile birlikte ‘ifade ve basın özgürlüklerinin ihlali'ne vurgu yapması bu kararı Türk medyası için geçerli hale getiriyor. Mahkemeler ve sulh ceza hakimliklerinin önlerine konulan karar, ‘yasakçı, baskıcı uygulamayı bitir, Anayasa'ya uy' anlamına geliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
AYM Genel Kurulu, ‘ülke dışına silah taşıyan TIR'lar' haberi nedeniyle tutuklanan Dündar ve Gül'ün başvurusuyla ilgili Anayasa'nın üç maddesi çerçevesinde ihlal kararı verdi. İlk olarak 19'uncu maddeye göre haberlerden dolayı tutuklamanın kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını ihlal ettiğini belirtiyor. AYM, tutuklama için somut suç delili gerektiğini, gazete haberi, köşe yazısı gibi yazılı ve görsel medya eliyle yapılan yayınların bu şekilde tutuklama için gerekçe olamayacağını kaydediyor. Yani gazeteciyi basın faaliyeti olan köşe yazısı, bir haber veya dizi yayınından tutuklamanın Anayasa'ya aykırı olduğundan dem vuruyor. Yüksek Mahkeme ikinci olarak “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” başlıklı Anayasa'nın 26'ncı maddesindeki  “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.” düzenlemesine dikkat çekiyor. Dündar ve Gül'ün tutuklanmasının düşünce ve ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu kayda geçiriyor.
AYM, Anayasa'nın 28'inci maddesindeki ‘Basın hürdür, sansür edilemez' düzenlemesine vurgu yapıyor. Yani gazeteciler Dündar ve Gül'ün tutuklanmasının basına sansür anlamına geldiğini söylüyor. Aynı şekilde şu anda hapiste olan gazeteciler de Dündar ve Gül gibi mesleki faaliyetlerinden, düşünce ve kanaatlerini yayımlamaktan tutuklu olduğuna göre bu maddenin onlar açısından da ihlal edildiği inkar edilemez açık bir gerçek.
AYM'nin, sadece bir dairesi eliyle değil genel kurul olarak açıkladığı bu karar, medya özgürlüğü ile tutuklama ve basına sansür girişimleri arasında kalın bir çizgi olarak duruyor artık. Konuyu da Dündar ve Gül ekseninden çıkartıp tüm gazetecileri kapsayan hale getiriyor.
AYM kararında vurgulanan hukuka aykırılıkları bile bile hayata geçirerek, göz göre göre hukuksuz bir tutuklamanın altına imza attı. Bundan sonra, mahkemeler ve sulh ceza hakimlikleri AYM'nin bu deklarasyonuna, uyarısına rağmen gazetecilerin tutukluluğunu devam ettirirse tarih önünde taşıyamayacakları bir hukuk vebali yüklenmiş olurlar. Hakimler bugünden tezi yok AYM Genel Kurulu'na kulak verip vicdan ayarlarını buna göre yapmalılar. Gazetecileri bir dakika dahi hapiste tutmamalılar.
…***
Remzi Özdemir, Yeniçağ gazetesinde, “Türkiye'de kriz var mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’de her üç kişiden biri bankalara borçlu ve borcunu ödeyemiyor, işsizlik oranı yüzde 10'un üzerinde. Genç nüfusta bu oran yüzde 22'yi buluyor. İhracatımız son 10 yılın en kötü rakamlarında. Türk lirasındaki değer kaybı sürüyor. Kapanan iş yeri sayısında artış var. İflas erteleme başvurularında neredeyse yüzde 100'e yakın bir artış var. Dev firmalar bile iflas ertelemek için mahkeme kapısında kuyrukta. Piyasada artık çok az firmanın çeki geçerli. Diğerleri karşılıksız çıktığı için kimse çek kabul etmiyor. 1 kilo et, hükümetin sözlü müdahalesine rağmen halen 50 lira seviyesinde.Tüm bunların yaşandığı bu ülkede halk halen krizin farkında değil.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bizi yöneten insanlar halen bu ülkede derin bir krizin yaşandığı konusunda vatandaşı uyarmıyorlar. Tam tersi daha çok harcama yapması için yasalarla teşvik ediyorlar.
Borçlan ve mutlaka harca!
Kredi çek, televizyonunu yenile, tatile git, 3 bin liraya akıllı telefon al ve daha bir çok konuda harcamayı yani tüketimi teşvik ediyor.
Bu AKP'nin neredeyse resmi politikası oldu.
Ekmek alacak paran yoksa bankadan kredi al!
Bankalar artık kredi verecek kişi bulamıyor. Ülkede 25 milyon kişinin bankalara borcu var. Zaten işsizleri, yaşlıları ve çocukları çıkarttığınız zaman geriye bir avuç insan kalıyor. Onlar da kendi yağı ile kavruluyor.
Bu durum karşısında piyasa tıkanmış durumda.
Hükümet krizin üstünü örtmek için şimdi de bankalara yeni bir araç sunuyor.
Tak kartını al paranı!
Kredi kartlarından nakit çekimi kolaylaştırıyor.
Ali Babacan ve ekibinin zorlaştırdığı bu uygulamanın kaldırılması için çalışmalar yapıldığına dair haberler çıkıyor.
Artık kredi çekemeyen vatandaş kredi kartı ile kolayca ATM'lerden para çekerek borçlanacak.
Şu anda banka kredisinin aylık faizi 1.3 civarında. Kredi kartı ile çektiğinizde ise ödenecek olan faiz yüzde 2'nin üzerinde. Faiz yüksek ama kredi çekmek çok kolay. Git ATM'ye tak kartını, al paranı. Tefeci faizinden yüksek maliyette aldığın bu parayı git gönlünce harca.
Yeni uygulamaya göre vatandaş yeni borçlanma yöntemi ile bankaların kârına kâr katacak.
Benim en çok şaşırdığım durum ise vatandaşın halen yaşanan krizin boyutunu fark etmemesi.
Elbette yaşadığı krizin boyutunu ve kendisinin hayatında yarattığı tahribatı görecek ama iş işten geçtikten sonra...
…***
Orhan Bursalı, Cumhuriyet gazetesinde, “Diktatörlük yolu da dikensiz gül bahçesi değil”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Can Dündar ve Erdem Gül özgürlüklerine kavuştu. Haberlerin - yorumların - kararların - tepkilerin artık ışık hızıyla dolaştığı, bir konunun günde beş kez eskitildiği veya yenilendiği bir dünyada ağır haksızlık, adaletsizlik öyle uzun süremez.
Hele hele basın özgürlüğü gibi bir alanda...“Bunun hesabını vereceksiniz..” diye adeta emir ve talimatla yargı mekanizmasını harekete geçiren totaliter düşüncelerin uzun süre dünyada, toplumda ve adalet sisteminde karşılık bulması zordur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Sınırlarını bileceksin
Tamam, ülkenin anayasa varmış gibi yaşandığı, davranıldığı, yönetildiği açık.
Tamam, yasaların, tepe siyasetin cenderesinde ezilip büzüldüğü, nefes alamadığı; yasaların gerçeklerde bir karşılığı varmış gibi uygulandığı da açık ve seçik.
Fakat keyfiliğin ve otoritarizmin kaynağının sınırları var. Bir yerde durmak zorunda kalıyor. Hep kalacak!
Keyfi politikacının günlük etki alanının epey dışında kalarak uzun dönemli görevini sürdürmenin güvencesiyle hareket edebilen Anayasa Mahkemesi’nin kararı buna bir örnek. Mutlaklık isteyen otoritenin çarptığı duvar.
Basın hürdür sansür edilemez diyeceksiniz. Ama basın özgürlüğünü tamamen ortadan kaldırmak için elinizden geleni ardınıza koymayacaksınız. Bir bir yalan söylemeyi marifet sayacaksınız. Hukuksuzluk yaparken suçüstü yakalanacaksınız, bunun haberini yapanları vay casuslar diye karalayıp içeri attıracaksınız.
Ve dünyaya rezil olacaksınız...
Dünyaya rezil olmanın anlamı
Önceleri “dünyaya rezil oluyoruz” lafı bana dokunurdu. Yahu bırak dünyaya rezil olmayı, biz kendimize rezil oluyoruz; hayatımıza, çoluk çocuğumuza, çevremize, geleceğe, insanımıza, biz bize rezil oluyoruz..” derdim.
Ama sonra şunu fark ettim. 2014’te kaç yurttaşımız yurtdışına çıktı biliyor musunuz: 8 milyon 363 bin 966 kişi! Nüfusun onda biri!
Bunlar Türkiye Cumhuriyeti pasaportu taşıyor. Dışarıda üzerlerinde gezinen küçümseyici gözlerin altında nasıl ezildiklerini, TC yurttaşı olmayı bile sakladıklarını düşünün...
Özetle: Diktatörlükte yol almak isteyenler dahil, hiçbir şey sınırsız değildir! Bu bize demokrasi, özgürlükler umudunun her zaman varlığını gösteriyor.
İktidarın yazar çizer trolleri utanmadan Anayasa Mahkemesi’ne saldırıyor.
Gazetecilik görevini yapanları casusluk ve vatana ihanetle suçlamaya varacak kadar arsızlık, uşaklık ve utanmazlık, kendi gazeteciliğine ihanet kol geziyor.
Kendine, mesleğine saygı sıfır!
Erdem ve Can’a geçmiş olsun, gerçekten özgürlükleri ile Beştepe’ye doğum gününde bir hediye verdiler.
Hiç istenmeyen, arzu edilmeyen bir hediye!