Türkiye'den köşe yazarları
Büşra Erdal, Zaman gazetesinde, “ Yargının yol ayrımı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Geçen hafta Çağlayan Adliyesi'nde Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ve polislerin yargılandığı 14 Aralık medyaya operasyon davasının duruşması vardı.Yaşanan hukuksuzlukların artık küçük azgın bir grup dışında kabul edildiği bir süreçteyiz. Ancak özel kurulmuş mahkemeler ve sulh ceza hakimlikleri hukuksuz, nobranca tutuklamalara, mülkiyet hakkı ihlali olarak holdinglere, ‘silah sağlama' iddiasıyla okullara, okul binalarına el koymaya varan akla hayale gelmedik zulümlere imza atmaya devam ediyorlar. Mesela Hidayet Karaca'nın davasında mahkeme başkanının “Tahliye taleplerine gerek yok, biz zaten re'sen nazara alıyoruz” dedi. Beşinci duruşmanın sonunda da tüm sanıkların tutukluluğunun devamına dediği kararını sanıklar ile avukatlarının yüzüne dahi okumadı. Bu hukuksuz metinler dosyalar içinde duracak.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Çağlayan Adliyesi'ni, raflardaki hukuksuzluklarla dolu dosyalarla birlikte yaksalar ortadan kaldırılamayacak yargı suçları işleniyor. Peki yargı mensuplarını bu konuda motive eden ne? Mesela Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu'nun Can Dündar ve Erdem Gül hakkındaki ‘hak ihlali' kararı için ‘uymuyorum, saygı da duymuyorum' diyenler mi motivasyon sebebi? Anayasa'ya uymayarak meşru hukuki zemini kaybedenlere dayananlar nasıl meşru olabilir? Nasıl meşru kararlar verebilir? Hukuksuzluklara imza atanlar yarın o paçavra metinlerle baş başa kalacak. O nedenle yargı keskin bir yol ayrımında. Ya AYM'nin çağırdığı hukuk zemini seçecek ya da gayri meşru zemini? Karar yargının.
28 Şubat askeri darbesinin yıldönümündeyiz. İktidar ve uzantıları mutat, alışılmış darbe lanetleme işlerini yaptı. Günün anlam ve önemine dair beyanatlar 13 yıllık bir iktidarın ezberi olarak tekrarlandı. Ama bu ‘darbe mağduriyeti ve darbecilikle mücadele' giysisi üzerlerinde 2002 ya da 2007'de söylendiği gibi durmuyor artık.
Özetle 28 Şubatçı akademisyeni danışman yapıp, 28 Şubat taktiklerini yine dindar insanlar üzerinde uygulayıp buna karşılık senenin bir gününde darbeyi lanetliyorlar, 364 gün ise kendileri darbeci. Hikâyedeki yalancı çobana döndüler iyice. Bir gün gerçekten darbe olsa kimse onlara inanmayacak.
…***
Süleyman Yaşar, Taraf gazetesinde, “Başbakan konuşurken lira yüzde üç değer kaybetti”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cuma günü üç saatte Türk parası Amerikan Doları karşısında yüzde 3 oranında değer kaybetti. Tam o sırada Başbakan, 2016 Bütçe’sinin sunuş konuşmasını yapıyordu.Peki, Başbakan konuşurken niye böyle hızlı bir değer kaybı yaşandı lirada?Yaşandı, çünkü; o sırada Fitch’in Türkiye notu ne olacak beklentisinin piyasaları karıştırdığı ileri sürüldü. Oysa genel beklenti Fitch’in Türkiye notunu değiştirmeyeceği yönündeydi. Yani Fitch’in döviz varlıkları üzerinden mevcut notu BBB-’ye devam diyeceği biliniyordu. Tabii bu arada doların, eurokarşısında hafif değer kazanması da liranın değer kaybına katkı yaptı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Şimdi gelelim, Başbakan “en başarılı biziz” derken liranın aynı anda dolar karşısında yüzde 3 değer kaybetmesine…
Bildiğiniz gibi böyle hızlı değer kayıpları ve artışları yaşayan para birimlerine oynak para birimleri denir. Ve bu türden oynaklıklar o ülkeye güveni azaltır. Dolayısıyla parasını bir anda kaybedebileceğini düşünen doğrudan yatırımcı ülkeye gelmez. Gelen de gider. Ancak spekülasyon beklentisiyle kısa vadede para kazanmayı düşünenler o ülkeye gelirler. Tabii bu tür yatırımcılar ülke parasının daha da oynaklaşmasına neden olur.
Peki, “Türk parası niye oynak” sorusu hemen akla gelebilir. Hemen cevaplayalım; Başbakan’ın bütçe konuşmasında doğrudan yabancı sermaye girişi arttı derken, tam aksine Merkez Bankası’nın rezervleri sürekli azaldı. Son iki ayda rezervlerdeki azalma 3 milyar dolara ulaştı. Altın hariç döviz rezervleri 95,7 milyar dolardan 92,8 milyar dolara geriledi. Yine son 12 ayda rezervlerde 14,5 milyar dolar gerileme oldu. Hâlbuki kısa vadeli dış borçlar 120 milyar dolar düzeyinde kaldı. Yine milli gelir, son 12 ayda 799 milyar dolardan 722 milyar dolara gerileyerek 77 milyar dolar tutarında azaldı.
İşte bu durum Türk Lirası’na olan güveni azalttı. Ve dolarizasyon hızlandı. Dolarizasyon oranı son 12 ayda yüzde 36’dan yüzde 40’a yükseldi. Vatandaş parasını daha çok döviz hesaplarında tutmaya başladı. İşte bu durum Türk parasında oynaklık yarattı.
Yeri gelmişken hemen belirtelim, dolarizasyon arttığında merkez bankalarının “para politikasının” işlemeyeceğini belirtelim. Hani Merkez “sıkı duruyoruz” diyor ya, istediğin kadar sıkı dur. Dolarizasyonun arttığı ülkede faydası olmaz.
Gelelim dolarizasyon artışının nedenine…
Bildiğiniz gibi ülke insanı kendi yöneticilerine güvenmediği takdirde güvendikleri ülkelerin para birimlerini tutarlar. Hatırlayacaksınız işte buna dolarizasyon diyoruz.
Şimdi bütün bunları niye anlattığımıza gelelim…
Başbakan bütçe konuşmasında ekonomide çok başarılıyız derken Türk Lirası yüzde 3 oranında değer kaybetti.
Anlayacağınız, vatandaş, yöneticilerin söylediklerine pek inanmıyor. Onlar “ekonomide başarılıyız” dedikçe gidip döviz alıyor. Demek ki vatandaşın beklentisi iyi değil. İşte ekonomide son durum bu.
…***
Güray Öz, Cumhuriyet gazetesinde, “Gazetecinin Özgürlüğü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Arkadaşlarımız Can Dündar, Erdem Gül 92 günlük bir tutukluluğun ardından Anayasa Mahkemesi kararıyla serbest kaldılar. Tutukluluklarının hukukla yasalarla bir ilgisinin olmadığını yazılarından başka “delil” olmadığını herkes biliyordu. Ama günümüzde, yani yasalaşmamış fiili “başkanlık” rejiminde hukuk zorlanabiliyor, yasalar keyfi olarak yorumlanabiliyor. Can ve Erdem’in özgürlüklerini kazanabilmesi, ancak uzun mücadelelerle, iç ve dış kamuoyunun baskısı, AYM hâkimlerinin çoğunluğunun hukuksuzluğu saptamasıyla mümkün oldu. Onlar özgürlüklerine kavuştular, içerideki gazetecilerin de özgür kalması için savaşacaklarını da Silivri kapısında ilan ettiler. Öyle de yapıyorlar.
Gazeteciler özgür olmalı, özgürce yazabilmeli halkın haber alma hakkının önünde hiçbir engel kalmamalıdır.”diyen yazar, yazısının devamıonda şu ifadelere yer veriyor:
…***
AYM kararından sonra hükümet yetkililerinin sık sık kullandığı “onlar gazetecilik yaptıkları için hapiste değiller” klişesi işe yaramayacaktır. Hukukçular, Türkiye’nin önde gelen hukukçuları da zaten AYM kararının gecikmeden tutuklu bulunan öteki gazeteci arkadaşlarımız için de uygulanması ve onların da serbest bırakılmaları gerektiğini açık net bir şekilde vurguluyorlar. Ama anlaşılan o ki, hukuksuzlukta direnenenler direnmeyi sürdürecekler.
Sürdüreceklerini de eylemleriyle hemen belli ettiler. Uydurma bir şikâyet üzerine savcılığın hangi yasada yer aldığını bilemediğimiz bir isteği, talebi ile İMC televizyon kanalının Türksat’tan çıkartılması yani yayınının karartılması bunu gösterdi. Karartma saatinin tam Can ve Erdem’le bir söyleşi sırasında uygulamaya koyulması da intikamcı çevrelerin tipik bir davranışı olarak kayda geçti. Uygulamalarını “şirketler istedikleri kararları alırlar, serbest piyasa var” mantıksızlığı ile savunmaya kalkanlar, gerçekte kendi kurallarını, kendi hukuklarını da çiğniyorlar. Bu yolla yöntemle özgür medyayı susturabilmeleri kolay olmayacaktır. Daha önemlisi bu uygulama zorbalığın yeni bir kanıtı olarak şimdiden halkın belleğinde yer etmiştir. İMC örneğinde olduğu gibi çare tükenmeyecek, özgür basın susturulmayacaktır.
Bu tutumlarının basın özgürlüğü ile hiçbir ilgisinin olmadığını o zaman da söylemiştik. Şimdi de söylüyoruz. Hukukun ayaklar alına alındığı bir dönemi yargılamak istiyorsanız siz de sanık sandalyesine o zamanki ortaklarınızla birlikte çıkmalısınız. Suçların ortağısınız. Eski ortağınıza yönelttiğiniz suçlamaları basın özgürlüğünü ortadan kaldırmak için kullanmanıza da izin verilemez. Bu nedenle de tüm gazetecileri serbest bırakmalısınız. Basın özgürlüğü şu basın, bu basın, Kürt basını, Muhalif basın diye ayrım yapılarak savunulamaz.
Yarın bugün yandaş olanlar da hukuksuzlukla karşılaştıklarında onların özgürlüğünü de aynı şekilde savunacağımızdan kimse kuşku duymamalı. “Böyle şey olur mu, yandaş basına ne olacakmış” diye düşünenlerin baskıcı iktidarların yandaşlık kavramını da iyice daraltacaklarını, eşyanın tabiatının bunu gerektirdiğini, mutlak itaat istemenin baskının zorunlu kuralı olduğunu unutmamalıdırlar. Basın özgürlüğüne layık olmayanlar zorbalığı savunanlardır ve onları da zaten mesleğimizin temel ilkelerini hiçe saydıkları için gazeteci, basın mensubu saymıyoruz.
Öncelikle bir Cumhuriyet okuru olduğumu söylemeliyim. Bu yazıyı yazmamın nedeni de bu zaten. Sizlere basit bir soru. Annenizden veya babanızdan “Şeker” mi istersiniz “Tokat” mı? Haberinizin üst başlığı görece küçük puntolarla şöyle, “Yandaş Barlas, Davutoğlu’nu yerden yere vurdu”. Sonra irice harflerle “Ayak Uyduramıyor, Başkanlık Acil İhtiyaç”. Siz bu başlığı gördüğünüzde ne düşünürsünüz? Başkanlığın acil ihtiyaç olduğunu. Oysa yazınızın, haberinizin içeriği başka. İstemediklerimizi söyleyebiliriz, ama en önce “İstediklerimizi” söylemek daha akıllıca bir yaklaşım olmaz mı? Bu yöntemi yandaş medya kullanıyor. Ve siz de aynı mantıkla yazarak istemediğinizden emin olduğum “Başkanlığı” savunuyor durumuna düşüyorsunuz. İşin kötüsü yaptığınızın “Farkında” değilsiniz. Algı yanılması denilen şey işte bu. İstemediğiniz, savunmadığınız düşünceleri en azından büyük puntolarla yazmanıza gerek yok. Nasıl malum kişilerin fotoğraflarını ilk sayfaya kocaman koymanıza gerek olmadığı gibi. Umarım yazılarınızın içeriklerine başlıklarda da sahip çıkarsınız.