Ocak 13, 2017 10:07 Europe/Istanbul

Geçen hafta 2016 yılının son günleri geride bırakılarak 2017 yılına girilen günlere denk geldi.

Bu günlerde Ortadoğu bölgesinde önemli gelişmeler yaşandı. Örneğin geçen hafta Arabistanlı seçkin şii alim Ayetullah Şeyh Nemer Bakır Nemer’in şehadetinin birinci yıldönümüydü. Ayetullah Nemer 2 Ocak 2016 tarihinde sırf ülkesinde demokrasi ve adalet ve özgürlük istediği için Suud rejimi tarafından şehit edildi.

Gerçekte Arabistan’da ve bölgenin ve dünyanın bir çok ülkesinde Arabistanlı seçkin alim Şeyh Nemer’in şehit edilmesine yönelik itirazların dile getirildiği protesto eylemlerinin düzenlenmesi başlı başına her türlü muhalif sesi şiddet ve zulümle susturmaya çalışan Suud hanedanının rezil rüsvay olduğunun işaretiydi. Bu rejimin orta çağ uygulamaları hem Arabistan ve hem dünya camiası tarafından nefretle karşılandı.

Bölgede yaşanan bir başka önemli gelişme, korsan rejim İsrail’in yeni yıla girildiği günlerde bile cinayetlerini ve baskıcı ve yayılmacı politikalarını sürdürmesiydi. Bu arada Filistin kurtuluş örgütü FKÖ’ye bağlı Abdullah Hurani merkezi 2016 yılının son bulması dolaysıyla İsrail’in cinayetleri hakkında bir rapor sundu. Rapora göre 2016 yılında 134 Filistinli siyonist canilerce şehit edildi. Şehitlerin arasında 34 da çocuk yer alıyor. Söz konusu merkez raporunda şu ifadelere yer verdi: işgalci rejim İsrail’in 2016 yılında Filistin milletine karşı cinayetlerinde 27 bin 335 konuttan oluşan siyonist yerleşke inşaatı için gereken izinlerin verilmesi , Batı şeria ve Kudüs ve Gazze şeridinde aralarında 1240 çocuk ve 151 kadının da bulunduğu toplam 6790 gözaltı vakası ve Batı şeria ve Kudüs’ün çeşitli bölgelerinde 1023 ev ve çeşitli binaların yıkımı gibi cinayetler yer alıyor.

Geçen hafta daha önceki haftalar gibi bölge gelişmelerini gölgede bırakan bir başka konu, siyonist rejimin terör rejimi olarak cinayetlerini sürdürmesi ve böylece bazı tepkilere yol açmasıydı. Bu çerçevede Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Aun bu ülkenin Dışişleri Bakanlığına, korsan İsrail casusluk örgütü Mossad’ın Angola’da Lübnanlı işadamı Emin Bekri’ye yönelik suikast olayına karıştığı ile ilgili raporların üzerinde araştırma yapma talimatı verdi. Emin Bekri bir kaç gün önce Angola’daki ikametgahında bir kaç kurşuna hedef oldu ve hayatını kaybetti. Bundan önce de 15 Aralık 2016 tarihinde Tunuslu hava uzay mühendisi Muhammed Zavari bu ülkenin güneyinde özel aracı ile giderken Mossad ajanlarınca katledilmişti.

Şimdi Ortadoğu bölgesine dönelim ve üç önemli gelişmeyi gözden geçirelim. Bu gelişmelerden biri Suriye’de ateşkes sonrası gelişmeler ve uluslararası camianın ateşkesle ilgili tavrı ve ikincisi şii alim Şeyh Nemer Bakır Nemer’in şehadet yıldönümünde baskıcı Suud rejimine yönelik itirazların yükselmesi ve üçüncüsü de Fars körfezinde yer alan Arap emirliklerinde militarizmin şiddetlenmesinin doğurduğu sonuçlarla ilgili gelişmelerdir.

Şimdi ilk önce Suriye gelişmeleri ve uluslararası camianın Halep kenti teröristlerin işgalinden sonra bu ülkede başlayan ateşkese yönelik tutumunu gözden geçirelim. Bu çerçevede BM güvenlik konseyi Türkiye ve Rusya’nın önerdiği ve Suriye’de ateşkesin sağlanması yer alan kararname taslağını onaylayarak Suriye’de çatışmaların durdurulması ve hasar gören bölgelere yardımların ulaştırılmasının hızlandırılması ve ayrıca Kazakistan’ın başkenti Astana’da başlayacak barış müzakerelerine desteğini ortaya koydu.

Ateşkesin öngürüldüğü kararname taslağında Suriye genelinde uygulanacak ateşkeste IŞİD ve El Nusra terör örgütleri müstesna edildi. Bu arada siyaset uzmanları Suriye’de genel ateşkesin uygulanmasını bu ülkede barışın gerçekleşmesi ve krizin sonlandırılmasının zemini olarak değerlendirdi.

Suriye’nin kuzeyinde Halep kentinin kurtuluşu bu ülkede geniş çaplı ateşkese zemin hazırladı, nitekim Suriye’de kriz başladığı günden beri ilk kez bu ülkede geniş çaplı ateşkes uygulanıyor. Bu yüzden gözlemciler bu adımı Suriye’de barışın sağlanması yolunda atılan önemli adım şeklinde yorumluyor. Gerçekte Suriye’de genel ateşkes ilanı, Suriye krizinin siyasi yollarda nçözümlenmesine destek zemini hazırlamaktır.

Her halükarda Tahran, Moskova ve Ankara’nın bir araya gelmesi Suriye’de ateşkes anlaşmasının sağlanmasına katkı sağlayan adımdı ki bu da Halep’in kurtuluşundan sonra Türkiye ve Batı Batılı devletlerin Suriye gelişmelerine yönelik görüşlerinde yaşanan değişikliğin sayesinde mümkün oldu. Bu yüzden Moskova yetkilileri Astana’da düzenlenen müzakerelerin Suriye’de yeni şartların temelinde bu ülkeyi saran krizin çözümü yönünde yeni bir uluslararası girişim olduğunu vurguluyor, nitekim bu yaklaşımın uluslararası arenada da olumlu karşılandığı gözleniyor ve BM güvenlik konseyinin Suriye’de ateşkese destek veren kararnameyi onaylaması da bu çerçevede değerlendiriliyor. Bu arada İran İslam Cumhuriyeti de Suriye’de barış ve istikrarın sağlanması için tüm kapasitelerini seferber etmiş bulunuyor, çünkü İran’a göre Suriye’de ve bölgenin diğer ülkelerinde barış ve huzur aslında bölgenin ve dünyanın barış ve huzurunun bir parçasıdır.

Gerçekte geçtiğimiz günlerde Halep’in kurtuluşundan sonra Moskova’da düzenlenen ve İran, Türkiye ve Rusya’nın katıldığı üçlü zirve başarılı bir zirveydi ve zirve sırasında da iyi anlaşmalar sağlandı, fakat bu anlaşmaların nisbi olduğu ve devamının bazı etkenlere bağlı olduğu da unutulmamalıdır. Bilindiği üzere terör örgütleri farklı adları ve görecede farklı yapılarına rağmen aynı amacı izlemektedir. Bu örgütlerl bazı bölgesel ve küresel aktörlerin destekleri ile özellikle Suriye başta olmak üzere bölgede büyük insani facialara imza atmıştır. Aynı caniler şimdi de Suriye’de genel ateşkes ilanına karşın bu süreci baltalamaya çalışıyor. Bu çerçevede bazı haber kaynakları da Suriyeli bazı muhalif grupların Astana sürecine katılmayı askıya aldıklarını duyurdu. Bu tür gelişmeler Halep’in teröristlerin pençesinden kurtarılması bu caniler ve hamileri için ne kadar önem arz ettiğni ortaya koyuyor. Nitekim Astana sürecinin başlatılması üzerine sağlanan konsensüsün da Amerika’ya çok ağır geldiği anlaşılıyor. Bu yüzden Moskova’da varılan mutabakatın terör örgütlerine destek veren bazı malum ülkelerin tutumuna ters düşmesi doğaldır ve bu zümre bu anlaşmanın uygulanmasını ve Astana sürecini baltalamak istemelerini beklemek gerekir. Gerçekte bu örgütler ve hamileri Suriye’yi parçalamakta anahtar rol ifa eden bölgelere yeniden musallat olmak istiyor ve bu yüzden Suriye krizinin siyasi süreçle çözüme kavuşmasını istemiyor.

Şimdi Arabistan gelişmelerine ve  Şeyh Bakır Nemer’in şehadet yıldönümünde yaşanan olaylara şöyle bir göz atalım.

Arabistanlı seçkin şii alim Şeyh Nemer Bakır Nemer’in şehadetinin yıl dönümü olan 2 Ocak gününde bu ülkenin doğusunda yer alan Avamiye bölgesinde halk şehit Nemer’in ülküleri ile ahitlerini tazeledi ve Suud hanedanının şii müslümanlara karşı ayrımcı politikalarının son bulmasını istedi.

Arabistan’ın doğusundaki Avamiye bölgesinin halkı şehit Nemer haftası etkinliği çerçevesinde düzenledikleri eylemlerde Suud hanedanı aleyhtarı sloganlar atarak ve Şeyh Nemer’in posterlerini taşıyarak Suud rejiminden ailelerine teslim etmekten kaçındığı şehitlerin naşını onlara vermesini istedi.

Arabistan’da Suud hanedanı hiç bir zaman Arabistan halkının gözünde meşruiyet kazanamadı. Bunun bir sebebi, Suud hanedanının sapkın Vahabi tarikatının öğretilerinin etkisi altına kalarak vatandaşlık hakları, insan hakları ve demokrasi gibi ilkelere inanmaması ve dünyanın en büyük insan hakları ihlalcilerinden biri olmasıdır.

Şeyh Nemer Haziran 2012 tarihinde ve Arabistan’da şii nüfusun yoğunlukta yaşadığı Katif kentinde düzenlenen protesto eylemlerinin ardından gözaltına alındı. Şeyh Nemer 15 Ekim 2015’te Suud rejiminin mahkemesinde milli güvenliğe karşı hareket etmek gibi mesnetsiz bir suçlama ile başının kılıçla vurulması ve halkın gözü önünde çarmıha gerilmesi gibi insanlık dışı bir cezaya çarptırıldı. Ancak Şeyh Nemer’in idam edilmesi devlet terörü ve korkunç bir cinayet olarak bölgesel ve küresel bazda geniş tepkilere yol açtı. Suud rejimi bu çirkin cinayetini haklı göstermek için Şeyh Nemer ile birlikte bir kaç genci de sırf barışçıl protesto eylemlerine katılmak suçundan infaz etti.

Suud hanedanı Arabistan’da idam cezasından muhaliflerini susturmak için yararlanmaya devam ediyor ve böylece ülke genelinde dehşet ortamı yaratarak hiç kimsenin itirazda bulunmaya cesaret etmemesini sağlamaya çalışıyor. Fakat Suud rejiminin tüm bu çabalarına rağmen Arabistan’da itiraz sesleri her geçen gün daha fazla yankılanıyor, ki bu da Arabistan’ın dehşet saçma politikasının fayda etmediğini ve Arabistan milletini susturamadığını gösteriyor.

Öte yandan Suud rejimi Arabistan’da başta şii müslümanlar olmak üzere Arabistan halkına yönelik baskılarını her geçen gün daha da arttırdığı ve özellikle güvenlik güçleri ülkenin doğusundaki baskıcı operasyonlarını şiddetlendirdiği gözleniyor.

Bölgede geçen hafta dikkat çeken bir başka önemli konu, Fars körfezi kıyılarında yer alan Arap emirliklerinin Amerika ve diğer Batılı devletlerden yüklü askeri alımlarını sürdürmesiydi ki bu da bu emirliklerin bölgede militarist yaklaşımlarını sürdürmek istediğini ve Ortadoğu bölgesi Fars körfezinin Arap emirliklerinin elebaşılarının militarist anlayışının olumsuz sonuçlarından kurtulamayacağını gösteriyor. Nitekim bu zümrenin militarist eğilimi bölgeyi hala Batılı silah tacirlerinin ideal piyasası haline getirmeye devam ettiği anlaşılıyor.

Bu çerçevede yeni miladi yılın başında Amerika yönetimi Katar, Kuveyt, Arabistan ve BAE’ine 40 milyar dolar silah satışını onayladı.

Son yıllarda Ortadoğu ve özellikle Fars körfezinin Güney kıyılarında yer alan Arap ülkeleri Amerika’nın en büyük silah alıcılarına dönüştü ve Amerika yönetimi bu ülkelere silah satışından milyarlarca dolarlık gelir elde etti. Bu arada Arap emirliklerinin milyarlık silah alımları dünya bankası ve IMF gibi uluslararası mali kurum ve kuruluşlar Fars körfezi işbirliği konseyinin altı üyesinin bütçe açığı 2016 yılının sonuna kadar şimdiye kadar görülmemiş 153 milyar dolar seviyesine ulaştığını açıkladıkları halde gündeme geliyor.

Gerçekte Arap emirliklerinin bu denli yüklü silah alımları bu silahların önemli bir bölümü başta Suriye ve Irak olmak üzere bölgede faaliyet yürüten tekfirci terör örgütlerine hibe edildiği halde gerçekleşiyor. Bu ise söz konusu Arap ülkelerinin  bölgede militarizmi körüklemek ve savaş ateşlerini yakmaktan hiç bir sonucu olmadığını ortaya koymaktadır. Nitekim Arabistan’ın Yemen milletine dayattığı savaşı da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.