Haziran 15, 2017 22:30 Europe/Istanbul

Bazı insanlar türlü yollardan cisimlerini zor durumda bırakır ve böylece ruhi açıdan bazı maharetlere ve yeteneklere kavuşmak ister.

Bazı inanlar da dini öğretilerin çerçevesinde ve zorluk çekmek için şeriatin belirlediği kuralların dahilinde hareket eder. Dini açıdan caiz olan riyazetlerin durumunda insan asla şeriat çerçevesinin dışına çıkmaz ve bu yüzden şeriat programlarının dışında olan durumlara yönelmez.

Mübarek Ramazan ayının yedinci gününde sohbetimize bir soru ile başlamak istiyoruz: Acaba oruç ibadeti bir nevi riyazet midir? Eğer böyleyse, bu riyazetin dini olmayan riyazetlerle farkı nedir?

Bu soruya cevap vermeden önce, ilkin riyazeti tanımlamamız gerekir. Riyazet, acı ve meşakkate katlanmak ve cismi ve ruhi yeteneklere kavuşmak ve nefsin isteklerini kırmak için bazı kısıtlamalara maruz kalmaktır. Riyazet bazen dini öğretilerin dışında yaşanır, yani bazı insanlar türlü yollardan cisimlerini zor durumda bırakır ve böylece ruhi açıdan bazı maharetlere ve yeteneklere kavuşmak ister. Bazı inanlar da dini öğretilerin çerçevesinde ve zorluk çekmek için şeriatin belirlediği kuralların dahilinde hareket eder. Dini açıdan caiz olan riyazetlerin durumunda insan asla şeriat çerçevesinin dışına çıkmaz ve bu yüzden şeriat programlarının dışında olan durumlara yönelmez.

Mübarek Ramazan ayında oruç tutmak da İslam dini insanlar için günün belli saatlerinde ve belli hükümler ve kurallar çerçevesinde katlanmaları yönünde belirlediği bir nevi riyazettir. Din alanında ahkamın felsefesi, insanların Allah’a kulluk mertebesine nail olmaları ve ilahi kata yakınlaşmaları içindir. Buna göre şer’i olan riyazetlerin sonuçları ve tesirleri, şer’i olmayan riyazetlerden tabi ki farklıdır. Şer’i olmayan riyazetlerde nihai amaç, cismi ve ruhi güce kavuşmaktır. Ancak şer’i riyazetlerde amaç güç kazanmak değil, nefsi kötülüklerden arındırmak ve insanı kemale erme yoluna yönlendirmektir, gerçi insan bu tür riyazetlerin sayesinde cismi ve ruhi güç de kazanabilir.

Öte yandan bu iki riyazet çeşidinin bir başka farklılığı, sonuçlarının nasıl kullanıldığıdır. Mümin insan ilahi ahkama uyarak bir takım erdemlere kavuşur, fakat bunları asla kötüye kullanmaz veya yanlış yolda uygulamaz. Fakat şer’i olmayan riyazete katlanan bir insan elde ettiği sonuçları kötü ve yanlış yolda kullanabilir. Şer’i olmayan riyazetler insanı uzun süre toplumdan uzak kalmaya ve inzivaya çekilmeye zorlayabilir, oysa İslam’ın öğretilerinde ruhbanlık ve inzivaya çekilmek asla tavsiye edilmediği gibi, toplumda bulunmanın bazı ruhi ve ahlaki erdemlerin ortaya çıkmasında gerekli olduğunu vurgulanır. Bu yüzden İslam tarihinde bazı kahramanların ve mücahitleri hatta savaş arenasında oruç tuttuklarını okumaktayız. Nitekim çağımızda da bu tür ruhi ve ahlaki erdemlerin örneklerine sık sık rastlıyoruz.

Rivayetlere göre, Mute savaşında İmam Ali’nin –s– kardeşi Cafer bin Ebutalib, şehadetinden bir kaç dakika önce yaraları yüzünden yerde yatıyordu. Cafer’i yaralıların çadırına taşıdılar. O sırada gözleri kapalıydı ve çok susadığı her halinden belliydi. Kendisine bir kapta su getirdiler, ama Cafer omuzlarını yavaşça silkeledi, gözlerini büyük bir zorlukla açtı. Kendisine su içmek isteyip istemediği sorulunca şöyle karşılık verdi: suyu akşama kadar saklayın, eğer hayatta olursam bu sudan içerim ve eğer olmazsam susamış dudaklarla yüce Allah’ın huzuruna çıkarım. Ben şu anda orucum ve orucumu bozmak istemiyorum.

Değerli dostlar, sohbetimizin ikinci bölümünde yine Kur'an'ı Kerim’in nurani ayetlerine kulak veriyoruz. Bugünkü ayetimiz Al-i İmran suresinin 14. ayeti:

 

" زُیِّنَ لِّلنَّاسِ حُبُّ الْشَّهَوَتِ مِنَ الْنِّسَآءِ وَالْبَنِینَ وَالْقَنَطِیرِ الْمُقَنْطِرَةِ مِنَ الْذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَیْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَمِ وَالْحَرْثِ ذَ لِکَ مَتَعُ الْحَیَو ةِ الْدُّنْیَا وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَابِ"

Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.

Allah teala bu dünyada insanı yarattı ve hayatını sürdürmesi için gerekli olan meşru her şeyi ona sundu. İnsanoğlu bekasını sürdürmek için eşe ve evlatlara ihtiyacı vardır. İnsanoğlu yaşamının refahını karşılamak için para, pul ve servete ve yiyeceğini ve giyeceğini temin etmek için de türlü hayvanlara ve bitkilere ihtiyaç duyar ve Allah teala tüm bunları ona sunmuştur. Ancak unutmamak gerekir ki tüm bunlar geçici ve fanidir ve ömürleri bu dünyada insan ömrü kadardır. Dolaysıyla Allah’a ve kıyamet gününe iman eden insan, dünya ve dünyevi işler gözünde büyümemeli ve bundan kibre kapılmamalıdır, zira kıyamet gününde ve ahirette bunların hiç bir değeri yoktur.

Bu ayet aynı zamanda çok ince ve Zarif bir noktayı da içeriyor, o da şu ki yüce Allah dünyayı tanıtırken bu durumlara yönelik düşkünlüğü bu dünyanın mısdakı olarak açıklıyor. Nitekim Kur'an'ı Kerim’in Kehf suresinin 46. ayeti de dünya malı ve evlatlar bu dünyanı süsü ve bezemesi olduğunu ve yakında hepsi yok olacağını buyuruyor. Üstelik tüm bunlar insanları sınamak içindir. Bu dünyada iyilik ve kötülük, saadet ve şekavet yan yanadır. İnsan her ikisinden birini seçmekte serbesttir. Demek ki kim saadete kavuşuyorsa kendi iradesi ile kavuşmuş ve kim bedbaht oluyorsa yine kendi iradesinin sonucudur. Eşe ve çocuklara ve altın ve gümüş dolu hazinelere ve salma atlara ve sağmal hayvanlara ve çiftliklere düşkünlük, hepsi bu dünyanın geçici zevkleridir, fakat şeytan bunlara süsleye süsleye insanlara gösteriyor ve onları bu tür şeylerle uğraştırarak Allah’tan gafil etmeye ve ömürlerini sırf bu tür yollarda sarf ettirmeye çalışıyor. Fakat gerçek müminler bu nimetlerden ancak geçimlerini sağlayabilecekleri kadar yararlanır ve bu alemi ahiret için hazırlık alanı sayar ve ebedi yaşamı ahirette arar. Bu yüzden ayet son bölümünde şöyle buyuruyor: . Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır. Kuşkusuz bu söz insanları kendilerini fani dünyanın geçici lezzetleri ve zevkleri ile uğraştırarak ahirette ilahi katın civarında hakiki ve ebedi lezzetten mahrum bırakmamaları yönünde uyarmaktır.

Hoca Abdullah Ensari, İmam Ali’den –s– bir rivayeti beyan ederken şöyle yazıyor: Ey Ali Murtaza, ne zaman dünyevi işlerin kenarından geçtiyse, diyanet eteğini toplar ve şöyle buyururdu: Ey dünya, git başkasını kandırmaya çalış, zira ben seni üç kez boşadım. Sahabe şöyle arz etti: Ey Ali, hayret ki putperestlerin arslan gibi adamlarının ruhu senle savaşma korkusundan eridi gitti, ama sen bu dünyadan bu kadar korkar ve kaçar oldun!? İmam –s– şöyle buyurdu: Siz bilmez misiniz bu dünya dikenli ağaçtır, heva ve hırs eli onu ömür nehrinin kenarına dikti, eğer ondan uzak durmazsan, dikeni paklık eteğini param parça eder.

Değerli dostlar şimdi sohbetimizin üçüncü ve son bölümünde yine İslam’ın mübarek Ramazan ayı ile ilgili beslenme ve sağlık tavsiyelerine kulak veriyoruz.

Her gün yemek öğünlerini düzenli olarak tüketmek, mübarek Ramazan ayının oruç tutan insanlara verdiği en önemli derslerden biridir. buna göre yemek öğünlerini belli bir zaman aralığında tüketmenin insan sağlığına bir çok faydası söz konusudur. Bu faydaların en önemli olanlarından biri, gün boyunca gerekli olan enerjiyi depolamaktır. Düzensiz beslenmek ve bazı öğünleri beslenme programımızdan kaldırmak, vücudun gün boyunca ihtiyaç duyduğu enerjiye karşılamakta sıkıntıya düşmesine yol açar, oysa düzenlenme beslenmek, kan şekerini dengede tutar ve açlıktan kaynaklanan zafiyeti engeller. Kuşkusuz düzenli beslenmek, gereksiz yere atıştırmaları da engeller. Ramazan ayı bu alışkanlığı edinmek için en iyi alıştırma dönemidir. Günün belli saatlerinde yemekten ve içmekten sakınmak ve nefsi kontrol altına almak insanın fikri açıdan da düzenli olmasına katkıda bulunur.

Dinin önde gelen büyüklerinin tealiminde de sağlıklı beslenmeye ve sağlık kurallarına uyulma konusunda çok vurgu yapılmıştır, zira sağlıklı düşünce, sağlıklı vücutta olur. Bu yüzden insana zararlı olan her türlü besin maddesinden uzak durmak, mutlaka uyulması gereken bir kuraldır. Gerçekte İslam dininde bazı besin maddelerinin haram ilan edilmesinin püf noktası da bu kuralla ilgilidir.

Dinin önde gelen büyüklerinin sağlık ilkelerine uymak ve yemeklerde disiplinli olmak gibi vurguları en çok yemekte dengeli olmak ve yemek zamanının düzenli olması üzerine yapılmıştır.

İmam Ali –s– şöyle buyurur: Kim yemekte ılımlı olursa sağlığı artır ve aklı ve fikri ıslah olur.

Eğer bu konuya Ramazan ayında uyacak olursak, oruç tutmak için iftar ve sahur vakti aşırı yemeye ihtiyaç olmadığı anlaşılır. İnsan vücudunun düzenleyici mekanizması vardır ve oruç boyunca bu mekanizma aktif olur ve vücuttaki yağların etkili bir şekilde tüketilmesi bu ayda gerçekleşir. Dolaysıyla insan vücudu Ramazan ayı boyunca sağlığını korumak için dengeli bir beslenme noktasına ulaşır.

Unutmayın, eğer bazıları için özel bir hastalık söz konusu olmadığı halde beslenmelerinde aksama oluyorsa, bunun sebebi sırf dengesiz beslenme ve düzensiz uyku saatleridir.