Avrupa’nın ABD’den Güvenlik Açısından Bağımsızlaşma Çabası Sonuç Verecek mi?
Pars Today – Münih Güvenlik Konferansı’nın ilk gününde Avrupalı liderler, daha güçlü bir Avrupa güvenlik çerçevesi oluşturulması gerektiğini vurguladı.
13 Şubat Cuma günü başlayan 62. Münih Güvenlik Konferansı’nda, küresel düzenin geleceği ve Ukrayna savaşı ana gündem maddeleri oldu. Toplantıya dünyanın dört bir yanından siyasi ve askerî isimler katılırken, oturumlara küresel düzenin geleceğine ilişkin belirsizlikler, transatlantik gerilimler ve Ukrayna savaşı damga vurdu. Avrupalı liderler kıtanın kolektif güvenlikteki rolünün yeniden tanımlanması gerektiğini savunurken, Amerikalı yetkililer Batılı müttefiklere desteğin süreceğine dair güven verici mesajlar iletmeye çalıştı.Almanya Başbakanı Friedrich Merz konuşmasında, kurallara dayalı uluslararası düzenin artık var olmadığını ve dünyanın “büyük güç rekabeti” dönemine girdiğini söyledi. ABD politikalarını eleştiren Merz, Washington’un küresel liderlik konumunu zayıflattığını ifade etti. Aynı zamanda Almanya’nın silahlı kuvvetlerini Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusu haline getirme hedefini vurguladı. Ancak Almanya’daki karmaşık bürokrasi, gençler arasında askerî kültür eksikliği ve uzun yıllar ihmal edilen ordunun yapısal sorunları bu hedefin önünde önemli engeller oluşturuyor.Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise Avrupa’nın artık yalnızca ABD’ye ya da başkalarına dayanmak yerine gerçek bir “jeopolitik güç” haline gelmesi gerektiğini belirtti. Macron, Soğuk Savaş’tan miras kalan mevcut Avrupa güvenlik mimarisinin artık yeterli olmadığını, Avrupa’nın güvenliğinin geleceği ile nükleer kapasitenin ve ortak savunmanın rolünün şimdiden tartışılması gerektiğini ifade etti. Avrupa’nın Ukrayna savaşı ve Rusya ile ilişkiler konusunda daha özgüvenli davranması ve kendi güvenlik mimarisini kendisinin inşa etmesi gerektiğini savundu.Buna karşılık ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, konferans öncesinde transatlantik ilişkilerde “belirleyici bir an” yaşandığını belirterek Avrupa’ya yönelik tonunu yumuşattı. Rubio, dünyanın hızla değiştiğini ve yeni bir jeopolitik çağda yaşandığını ifade ederken, ABD ile Avrupa’nın geleceğinin birbirine bağlı olduğunu vurguladı.Ancak bu açıklamalara rağmen, Ukrayna savaşı ve Avrupa güvenliği gibi konularda ABD ile Avrupa arasında görüş ayrılıklarının arttığı ve Washington’un Avrupa’dan görece uzaklaştığı yönünde işaretler bulunuyor. Münih Güvenlik Konferansı 2026’daki söylemler, “stratejik özerklik” arzusunun güçlendiğini gösterse de bunun kısa vadede gerçekleşmesi zor görünüyor.Bunun birkaç temel nedeni var:
Birincisi: Askerî kapasite açığı. Avrupa Birliği ülkelerinin çoğu hâlâ NATO’nun caydırıcılık şemsiyesine ve özellikle ABD’nin istihbarat, lojistik ve nükleer kapasitesine bağımlı. Bu alanlarda bağımsız kapasite geliştirmek uzun yıllar sürecek yüksek ve istikrarlı yatırımlar gerektiriyor.
İkincisi: Tehdit algılarındaki farklılıklar. Doğu Avrupa ülkeleri Rusya tehdidini daha acil görürken ve Washington’un güvenlik garantilerine daha fazla dayanırken, bazı Batı Avrupa ülkeleri çevresel krizler ve ekonomik güvenliğe odaklanıyor. Almanya ile Fransa arasında dahi savunma özerkliğinin kapsamı ve nükleer caydırıcılığın rolü konusunda tam bir uzlaşı bulunmuyor.
Üçüncüsü: Endüstriyel ve teknolojik engeller. Avrupa savunma sanayii parçalı ve farklı standartlara dayanıyor. Ortak projeler sıklıkla gecikme ve maliyet artışıyla karşılaşıyor. Gelişmiş keşif sistemleri, stratejik ulaştırma ve bazı siber teknolojiler gibi alanlarda ABD ile aradaki fark hâlâ belirgin.
Dördüncüsü: Ekonomik ve siyasi karşılıklı bağımlılık. İstihbarat paylaşımı, yaptırımlar ve diplomatik koordinasyon alanlarında transatlantik iş birliği önemli operasyonel avantaj sağlıyor. Bu ağların tamamen ikame edilmesi hem maliyetli hem de riskli olur.
Son olarak: Siyasi meşruiyet sorunu. Birçok Avrupa ülkesinde kamuoyu, sosyal harcamalardan savunmaya büyük kaynak aktarılmasına sıcak bakmıyor. Bu nedenle güvenlik özerkliği söylemi güçlense de, yapısal, mali ve siyasi sınırlamalar Avrupa’nın kısa vadede ABD’den tam bağımsız bir güvenlik mimarisi kurmasını zorlaştırıyor.
Sonuç olarak Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı giderek daha görünür hâle gelse de, bunun yakın gelecekte ABD’den tam bir kopuşa dönüşmesi olası görünmüyor. Daha gerçekçi senaryo, transatlantik bağlar korunurken Avrupa’nın savunma kapasitesini kademeli olarak güçlendirmesi olacaktır.