Otuz gün, otuz hikaye - 4
Adamın biri merkebi ile seyahat ediyordu. Adamın beraberinde biraz yiyecek ve içecek de vardı. Adamı gittiği yolu daha önce gitmemişti ve bu yüzden bu yolu pek tanımıyordu.
Adam yoluna devam ederken yıkılmış bir köyün kalıntılarına vardı. Buradaki kalıntılar ve izler, eskiden burada insanların yaşadığını ve şimdi geride sadece bu enkazlar kaldığını gösteriyordu. Bu arada enkazların arasında burada yaşamış insanların cenazeleri ve kemikleri korkunç bir manzara oluşturmuştu. Adam büyük bir hayret içinde bu manzarayı seyrediyor ve kendi kendine düşünüyordu: bu köyün insanları hepsi ölmüş ve kemikleri her tarafa dağılmış, öyle ki kime ait oldukları bile bilinmiyor.
Bunun üzerine adam şaşkınlığının şiddeti ile kendi kendine fısıldamaya başladı: Ya Rabbim, bilirim, sen güçlüsün ve dediğin her şey doğrudur ve gerçekleşir. Bilirim, vaatlerin samimidir ve asla şaşmaz. Bilirim, kıyamet günü gelecek ve tüm ölüler dirilecek, fakat ey yüce Rabbim, şu çürümüş kemikleri ve parçalanmış cenazeleri nasıl yeniden eski haline getireceksin?
Adam bu düşüncelerine dalmıştı, fakat Allah tealanın onun canını alacağını ve yüz yıl sonra yeniden dirilteceğinden habersizdi.
Adam öldü ve Allah’ın izniyle yeniden dirildi. Yüce Allah tarafından ona nida geldi: sen ne kadar bu çölde bekledin? Orada kısa bir süreliğinde beklediğini zanneden adam hemen şöyle arzetti: bir gün, belki de daha az bir süre. O sırada tekrar nida geldi: sen yüz yıl buradaydın. Şimdi Allah’ın buyruğu üzerine sağlam kalan ve değişmeyen yiyeceğine ve içeceğine bak. Yalnız yüz yıl önce öldüğünü anlaman için merkebine bir bak.
Adam merkebine baktı ve şöyle arzetti: Ya Rabbim, merkebimin bedeni dağılmış, kemikleri çürümüş.
Adamın şaşkınlığı her an artıyordu. O sırada yine nida geldi: şimdi iyi bak, nasıl bu hayvanın dağılan parçalarını yeniden toplayarak onu diriltiyoruz.
Bu manzarayı gören adam şöyle arzetti: ya Rabbim, senin her şeye Kadir olduğunu biliyorum, artık huzura kavuştum. Şimdi senin ölüleri nasıl dirilttiğini görünce kalbim huzura kavuştu.
Bu gelişmenin ardından adam evine doğru yoluna devam etmeye başladı. Yolda giderken sokakların, evlerin ve bahçelerin şekli değiştiğini farketti. Evine varınca şaşkınlığı daha da arttı. Adam evden çıkarken elli yaşındaydı ve eşi hamileydi, fakat şimdi evine döndüğünde hala elli yaşındaydı, oysa doğan oğlu yüz yaşına gelmişti. Hiç kimse adamın geri döndüğüne inanamıyordu.
Peki, kimdi bu adam? Bu adam ilahi peygamberlerden Hz. Uzeyir’di. Uzeyr Hz. Musa’dan sonra kıyamet gününde yeniden dirilişin küçük bir örneğine bizzat şahit olan biriydi. Evdeki yaşlı kadın Uzeyir’i tanıyordu ve ona şöyle dedi: Uzeyir salih bir insandı ve duaları icabet görüyordu. Eğer sen Uzeyir isen, Allah’a dua et ki gençliğimi bana geri versin. Uzeyir de Allah’tan talep etti ve Allah tealanın izniyle yaşlı kadın gençleşti. Halk da ona Uzeyir Tevrat’ı ezbere okuyordu, dediler. Uzeyir halka Tevrat’ı da ezbere okudu ve halk da bu adamın hakikaten Uzeyir olduğunu anladı.
Kur'an'ı Kerim’in mübarek Bakara suresinin 259. Ayetinde Uzeyir nebinin öyküsünü bu dünyadan yaşanmış kıyamet gününde dirilişin bir örneği olarak anlatmıştır. Ayette şöyle okumaktayız:
Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (alt üst olmuş) bir kasabaya uğradı; "Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!" dedi. Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz sene bıraktı; sonra tekrar diriltti. Ne kadar kaldın? dedi. "Bir gün yahut daha az" dedi. Allah ona: Hayır, yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Eşeğine de bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz, dedi. Durum kendisince anlaşılınca: Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir, dedi.