Allah’ın ayı; Ramazan - 12
Mübarek Ramazan ayında coğrafi sınırlar Müslümanların arasında mesafe oluşturmaz.
Ramazan ayı gönüllerin yakınlaştığı ve Müslüman milletlerin bir olduğu aydır. Her Müslüman kendisini tek bir toplumun üyesi olarak görür ve dünyanın en uzak yörelerinde ve binlerce kilometre mesafede yaşayan ve oruç tutan din kardeşi ile gönül birliğinde olduğunu hisseder.
Değerli dostlar, bugün mübarek Ramazan ayının 12. Gününü idrak ediyoruz. Bu güzel ayın nurani anları hepinize manevi bereketlerle dopdolu geçmesini niyaz ediyoruz.
Şimdi yüce Allah’ın misafiri olduğumuza göre O’nun rahmet ve mağfiret yağmuru kalplerimizin çölünü iman ve umut dolu gülizara çevirdiğini bilmeliyiz. O zaman gelen bu mübarek ayı idrak etmiş olmanın kıymetini bilelim ve feyiz dolu hiç bir anından gafil olmayalım.
Bugün mübarek Ramazan ayının 12. Günü, hicretin ilk yılında İslam Peygamberi –s– tarafından muhacirlerle ensar arasında kardeşlik anlaşması gerçekleşen günün yıldönümüdür. Müslümanlardan bu iki grup soy, meslek ve yetiştikleri ortam birbirinden farklı olduğundan Allah Resulü –s– cahiliye kültürü ve düşüncesi bazılarının zihniyetinden silinmemiş olması ve bu da ihtilaflara ve tefrikaya sebebiyet vermesinden endişeliydi. Bu yüzden o hazret bu önemli kararı aldı.
İslam Peygamberi –s– Mekkeli muhacirlerle Medineli Ensar arasında kardeşlik anlaşması yaptıktan sonra Hz. Ali’yi –s– de kendi kardeşi ilan etti.
İslam Peygamberi –s– Müslümanların arasında kardeşlik anlaşması yaptı, zira İslamî toplum ve devleti inşa etmek için farklı etnik gruplarla ve sınıflara mensup olan insanların arasında bu anlaşmaya ihtiyacı vardı. Kuşkusuz bu hedeflere ulaşmak için en başta Müslümanların kendi aralarında ve en doğru biçimde kardeşlik bağları kurulması ve birbirine İslam Peygamberi’ne –s– hedeflerine ulaşma yolunda işbirliği yapma konusunda yükümlü hale gelmeleri gerekirdi.
Öte yandan İslam Peygamberi –s– bu anlaşmadan muhacirlere iktisadi açıdan yardım etme yolunda faydalandı, zira her bir Ensar kendisini yeni kardeşi karşısında sorumlu hissediyor ve onu kendi malına ve canına ortak görüyordu.
Bundan önce insanlar cahiliye döneminde birbirini savunmak ve korumak için aşiret çıkarları veya akrabalık bağlarına göre birbiriyle anlaşma yapardı. Ancak Allah Resulü –s– Müslümanların arasında aşiret ve akrabalık bağlarını gözetmeksizin kardeşlik bağlarını oluşturması aralarındaki ilişkilerin düzeyini ve özelliklerini tamamen altüst etti ve daha üstün ve ilahi bir ilişkiyi hakim kıldı.
Değerli dostlar mübarek ve feyiz dolu Ramazan ayı İslam dünyası genelinde Müslümanların birlik ve beraberliğinin en seçkin simgelerinden biridir. Müslümanlar hangi ülkeye ve hangi ırka ait olursa olsun, bu güzel ayı büyük bir sevinç ve saygı ile karşılar. Ramazan ayında oruç ibadeti, İbrahimi Hac ibadeti gibi tüm Müslümanların arasında mezhep ayırt etmeksizin ortak ve vahdete vesile olan bir ibadettir ve tüm Müslümanlar İslam ümmeti adı altında bir araya gelir.
Mübarek Ramazan ayında oruç ahkamı ve diğer İslamî yükümlülüklerin kuralları aynı olduğundan, coğrafi sınırlar Müslümanların arasında mesafe oluşturmaz. Ramazan ayı gönüllerin yakınlaştığı ve Müslüman milletlerin bir olduğu aydır. Her Müslüman kendisini tek bir toplumun üyesi olarak görür ve dünyanın en uzak yörelerinde ve binlerce kilometre mesafede yaşayan ve oruç tutan din kardeşi ile gönül birliğinde olduğunu hisseder.
Gelin bu güzel ayda tefrikadan ve ayrışmalardan uzak duralım ve Allah’ın dinine yardım etmeye ve İslam dünyasındaki sapkın akımlarla mücadele etmeye çalışalım ve böylece kıyamet gününde yüce Allah ve Peygamberi –s– huzurunda mahcup duruma düşmeyelim.
Değerli dostlar, sohbetimizin ikinci bölümünde yine Kur'an'ı Kerim’in nurani ayetlerine kulak veriyoruz. Bugün sizin için Araf suresinin 201. Ayetini seçtik:
إِنَّ الَّذینَ اتَّقَوْا إِذا مَسَّهُمْ طائِفٌ مِنَ الشَّیْطانِ تَذَکَّرُوا فَإِذا هُمْ مُبْصِرُونَ:
Takvâya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler.
Bu ayet şeytan vesveseleri ile karşılaştıklarında Allah’ı anmak ve O’nun adını zikretmekle şeytanı uzaklaştıran muttaki insanlarla ilgilidir. Takva Kur'an'ı Kerim tabirlerinde gaflet sözcüğünün karşıtıdır. Takva, insanın tüm amellerini sürekli gözetlemesi ve Allah tealanın onun için belirlediği maslahata uygun olmasına dikkat etmesi demektir. Gerçekte hayat, iki tarafı derin dereler olan kaygın bir yolda ilerlemektir ve bir an takvasızlık, dereye yuvarlanmaya sebebiyet verir ve ancak bir taşa, bir ağaca veya bir ota tutunarak derenin derinliklerine düşmekten kurtulabilir. Bu ayette şeytanın tavafından maksat, insanın kalbinin etrafında sürekli dolaşan ve sızacak bir boşluk bulup vesvesesini insan kalbine sokmaya çalışan şeytandır.
Günahkar insan aşırı ve sürekli günah işlemek yüzünden şeytani vesveselerin kalbine girip çıktığını fark etmez. Oysa muttaki insan günahkar insanın tam karşı noktasında yer alır. Muttaki insan en ufak günah durumunda hemen uyanır ve günah işlediğini fark ederek bunu telafi etmeye çalışır. Mutakki insan şeytan yanından geçer geçmez hemen Allah’ı hatırlar ve tüm işleri O’nun elinde olduğunu gözü önüne getirir ve böylece şeytandan uzaklaşarak Allah tealaya sığınır. Yüce Allah da muttaki insanı zamanında hatasını fark ettiği için şeytanın şerrinden korur ve gaflet perdesini aralayarak gözlerinin açılmasına ve hak ve hayır yolunu görmesine yardımcı olur. Dolaysıyla imanı güçlü olan mümin insan, sağlıklı vücudu olan ve hiç bir mikrop onu etkileyemeyen ve eğer vücuda bulaşacak olursa da güçlü vücudu sayesinde mikrobu yok eden insan gibidir. Bir başka ifade ile şeytani vesvese muttaki insanın kalbine sızamaz, sızsa bile çok çabuk kendine gelir ve onu uzaklaştırır.
Hoca Abdullah Ensari bu ayeti şöyle yorumluyor: İnsan tevfik elde edince, şeytanın hilesi onu etkilemez. Rivayetlere göre asrı saadette bir genç gece vakti yatsı namazı dönüşü sırasında yolda bir kadınla karşılaşır. Kadın kendisini ona sunar ve onu fitneye sürükler. Genç kadının peşinden gider ve kadının evinin kapısına kadar gelir. Ancak bir an duraksar. Bu ayeti dile getirir ve ardından bayılır. Kadın gencin bu halini görünce hizmetçisini çağırır ve birlikte o genci evine kadar götürür ve kendisi hizmetçisi ile birlikte geri döner. Gencin yaşlı babası kapının önüne gelip evladını görünce hemen onu içeri alır ve macerayı sorar. Genç macerayı anlatır ve şu ayeti hatırladığını beyan eder: Takvâya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler.
Bu sözün ardından genç haykırır ve anında hayata gözlerini yumar.
Değerli dostlar şimdi sohbetimizin üçüncü ve son bölümünde yine İslam’ın mübarek Ramazan ayı ile ilgili beslenme ve sağlık tavsiyelerine kulak veriyoruz.
İslam öğretilerinde beslenmek sosyal yaşamımızın bir parçasıdır ve buna göre kendine göre adabı ve usulü vardır ve bu adaba ve usullere uyulduğu takdirde sağlık ve sıhhat getirir. Bugün size bu konu hakkında bazı noktaları hatırlatmak istiyoruz.
Hepiniz mutlaka yemeğe farklı yerlere gitmişsinizdir ve bazen yemek yeme adabına uymayan insanların davranışından veya yemek yerken edep ilkesine uymayan bu tür insanların durumundan rahatsız olmuşsunuzdur. İslam dini ise yemek yerken uyulması gereken adabı açıkça beyan ediyor.
Doğal olarak hepimiz gün boyunca bir çok kirli eşya ile temas halindeyiz ve bir çok hastalık da bu yüzden ortaya çıkıyor. İmam Ali –s– yemeğe oturmadan önce mutlaka ellerin yakınmasını tavsiye ediyor ve bu amelin rızkı arttırdığını ve gözü takviye ettiğini buyuruyor.
Yemeğe başlamadan önce Allah’ın adını zikretmeliyiz, zira Allah teala insanların besin ihtiyacını karşılamak için bir çok faydalı yiyeceği yarattı ve insanlara bu nimetlerden yararlanmalarını tavsiye etti. İmam Ali –s– yemek yerken Allah’ı anmayı ve beyhude konuşmalardan sakınmayı tavsiye ediyor, zira yiyecekler yüce Allah’ın nimeti ve bize verdiği rızıktır ve bu yüzden Allah’ı anarak O’na şükretmeliyiz.
Yemeğe hafif yiyeceklerle başlamak daha uygundur. Rivayetlere göre yemeğe biraz tuzla başlamak sağlığa faydalıdır, tabi insan yüksek tansiyon gibi hastalıkları olmaması gerekir. Tıp bilimi aşırı sıcak yemeklerin vücuda zarar verdiğini belirtirken, İmam Ali –s– asırlar önce sıcak yemeği soğuyuncaya kadar yememeyi tavsiye etmiştir.
Yemeği sağ elle yemek, lokmaları küçük tutmak ve iyice çiğnemek de İslam’ın yemek yeme adabından sayılır. Hekimler yemeğin daha kolay sindirilmesi ve aşırı kiloya sebebiyet vermemesi için yiyeceklerin iyice ve yavaşça çiğnenmesini tavsiye ediyor. Nitekim hadislerde de benzer bir tavsiye yer alıyor. Bundan başka yemek sofrasından tam doymadan kalkmak da İslam’ın bir başka sağlık tavsiyesidir.
Yemeye son vermek, yemeğe başlamak gibi kendine göre adabı vardır ve onlara uymak insan sağlığına faydalıdır. Bu adabı irfani, sağlık ve sosyal olmak üzere üçe ayırmak mümkün. İrfani adaba gelince nimetleri veren Allah tealaya şürketmek ve rızkımızın bereketlenmesi için dua etmek, irfani adabın gereğidir. Sosyal adap konusunda da aç ve yoksul insanların hatırlanması tavsiye edilir, zira tok insan toplumun aç ve yoksul insanlarına karşı gücü yettiği kadar sorunludur. Sağlık adabı ise ellerin yemekten önce ve sonra yıkanması, dişlerin fırçalanması ve yemekten hemen sonra yatağa girilmemesi gibi tavsiyelerden ibarettir.