Allah’ın ayı; Ramazan - 14
Günümüz bilimi az yemeyi vücudun sağlığı ve yüzün neşesi ve ömrün uzamasının sebebi olarak görüyor.
Bu konuda İmam Rıza -s- şu açıklamada bulunuyor: bedenimiz pak ve tarıma hazır bir arazi gibidir. Eğer bu arazinin sulamasına özen gösterilirse, öyle ki su ne ihtiyaçtan fazla olup araziyi suya batıracak kadar fazla ve ne de kuraklığa düşürecek kadar az olursa imarı süreklilik kazanır ve yeşilliği de artar ve ekini de bereketli olur. Ancak eğer bu araziden gafil olunursa heba olur ve içinde yaban otu bitmeye başlar.
Evet, mübarek Ramazan ayının 14 gününü idrak ediyoruz. Değerli dostlar, mübarek Ramazan ayı bir kaç saat sona yarısına yaklaşır. Gelin biz de yüce Allah’tan bu aydan geriye kalan sürede rahmet yağmurunu bizden esirgememesi için niyaz edelim.
Değerli dostlar, İslam dininin namaz ve oruç ibadeti gibi maarifi ve ahkamından bize ulaşan şey, İslamî düşünürlerin ve ulemanın mirasıdır. Bu insanlar ilim ve bilim öğrenmek ve İslamî düşünceleri ve maarifi korumak ve yaygınlaştırmak için büyük zorluklara katlanmış ve bazen bu uğurda evini yurdunu terk ederek göç ve hicret etmek zorunda kalmıştır. Din alimleri bazen ilim ve bilim uğruna kendilerini en temel ihtiyaçlarından mahrum bırakırdı ve iyi ve pak niyetli olduklarından ilahi tevfike nail olurdu.
Merhum Seyyid Esedullah İsfahani adında bir şahıs şii büyük alim Muhaddis Nuri’den bir anısını şöyle naklediyor:
Bir gün Muhaddis Nuri ile birlikte Kerbela’ya gittik. Yolun ortalarında Muhaddis Nuri iki kitaptan söz ederek şöyle buyurdu: Ben bu iki kitabı çok severim, ama şimdiye kadar ne kadar aradıysam fayda etmedi ve onları bulamadım. Ama bu ziyaretimde onları İmam Hüseyin’den -s- alacağım. Nuri bu sözleri bir kaç kez tekrarladı, ta ki Kerbela’ya geldik. Kerbela’da ilkin İmam Hüseyin -s- türbesine girdik ve ziyaret ettikten sonra türbeden çıktık. Bir ayakkabılara bakılan mekanın yakınında bir kadını gördük, elinde iki kitap vardı. Muhaddis Nuri kitapların ne olduğunu sordu. Kadın da kitapların satılık olduğunu söyledi. Kitaplara baktık, tam da Muhaddis Nuri’nin yıllardır aradığı kitaplardı. Muhammed Nuri kadına sordu: kaça satarsın? Kadın da 22 Kıran dedi. Muhaddis Nuri bana döndü ve ne kadar param varsa vermemi söyledi. İkimizde ne kadar para varsa hepsi altı Kıran oldu ki hepsini kadına verdik. Ben kendi kendime söylendim: Biz hiç bir şey yemedik, tüm paramızda buydu, onu da kitap almaya verdik. Şimdi gerisini nereden getirecek acaba?
Muhaddis Nuri ardından kadına şöyle dedi: bizimle gel. Birlikte çarşıya gittik. Muhaddis Nuri aba ve sarığını ve kubasını sattı, ama para yine yetmedi. Bu kez ayakkabılarını da sattı ve 22 Kıran’ı ayarlayarak kadına verdi. Artık o büyük insanın üzerinde gömleği ve fesi ve iç çamaşırından başka bir şey kalmamıştı. Sordum: Mevlam, bu ne haldir kendi başına getirdin? Şöyle buyurdu: Kolay, biz dervişiz. Aynı durumda avluya girdik. Bazı arkadaşlar bizi görünce gidip elbise getirdiler, Muhaddis Nuri de giydi.
Evet, merhum Muhaddis Nuri şii mezhebinin büyük alimlerinden ve fevkalade haşmetli bir insandı, fakat iki az bulunan kitap için sokakta abasız sarıksız ayakkabısız dolaşmayı göze alacak kadar alçak gönüllüydü ve bunu ilmi ile aykırı bilmezdi.
Değerli dostlar, sohbetimizin ikinci bölümünde yine Kur'an'ı Kerim’in nurani ayetlerine kulak veriyoruz. Bugün Hud suresinin 112. Ayetini dinliyoruz:
فَاستَقِم کَما أُمِرتَ وَمَن تابَ مَعَکَ وَلا تَطغَوا ۚ إِنَّهُ بِما تَعمَلونَ بَصیرٌ:
Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür.
Yüce Allah bu ayette peygamberine şöyle buyurmakta: sana emir verdiğimiz gibi bu yolda diren, dosdoğru dur. Direnişini tebliğ ve irşad yolunda harca, direnişini mücadele ve savaşarak sergile, direnişini ilahi görevini yerine getirme ve Kur'an'ı Kerim talimatını uygulama uğrunda sarfet.
Kuşkusuz bu direniş onun bunun hoşuna gitmesi veya tezahür ve riya yüzünden değil, kahramanlık ünvanı elde etmek için değil, mal ve servet ve mevki elde etmek veya başarı ve güç kazanmak için değil, ancak Allah’ın emrini yerine getirmek için ve sana verilen emirlere göre olması için olmalıdır.
Ancak unutmamak gerekir ki bu emir sadece İslam Peygamberi’ne -s- özgü değildir. Allah Resulü -s- aynı zamanda bu emri şirkten imana yönelen yığınla mümini de direnişe geçirmek için yerine getirmelidir. Bu insanlar bir yandan düşmanların, komplocuların, art niyetlilerin ve sultaca güçlerin saldırısına maruz kalmakta ve öbür yandan da kendi nefsani heva ve heveslerinin hedefi olmaktadır. Altın ve gümüş aşkı, para aşkı, şehvet düşkünlüğü, makam ve mevki aşkı gibi durumların her biri tek başına insanın gönlüne galip gelerek onu kendi tutsağı yapabilir. Mümin insanları bu iki güçlü cazibenin, yani düşman baskısının cazibesi ile heveslerine düşkün gönlün içten uyguladığı baskının cazibesi ortasında doğru yolda tutmak tabi ki çok zorlu bir iştir. Bu iş İslam Peygamberi’ni -s- çok çabuk yaşlandırdı. Bir rivayete göre bu ayet nazil olduğunda Allah Resulü -s- şöyle buyurdu: belinizi kuşayın, belinizi kuşayın, çünkü çalışma ve çaba zamanı geldi.
Yine rivayetlere göre bu ayetin ardından İslam Peygamberi’nde -s- büyük bir ciddiyet gözlendi ki bunun sebebi de gayet net ve açıktır. Zira direniş, ihlas, müminlere önderlik ve isyan ve tecavüzden sakınmak gibi dört önemli emir bu ayette beyan edildi ki her biri başlı başına insanların omuzuna ağır bir sorumluluk yükler. Nitekim bu emirleri yerine getirmeden dört bir yandan ve içten ve dıştan Müslümanları kuşatan ve türlü kültürel, siyasi, iktisadi, sosyal ve askeri imkanları bulunan düşmanları yenmek mümkün değildir.
Hoca Abdullah Ensari bu ayeti şu şekilde yorumluyor: Tüm alemde ve Ademoğulları arasında kim bu denli azametli bir hitabı haketmiştir? Bunu ancak kerem lütfu ile bezenen ve risalete mebus olan, ardından kalbine ismet ve taharet ipini bağlayan ve halvette Hak sözü duyan Muhammed-i Mustafa -s- haketmiştir.
Değerli dostlar şimdi sohbetimizin üçüncü ve son bölümünde yine İslam’ın mübarek Ramazan ayı ile ilgili beslenme ve sağlık tavsiyelerine kulak veriyoruz.
Dinin önde gelen büyükleri ve evliyalarından günümüze dek gelen rivayetlere ve hadislere bakıldığında söylenebilecek şey şu ki, eğer tüm insanlar Kur'an'ı Kerim ve masum imamların -s- sağlık tavsiyelerine uysaydı, toplumda cismi ve ruhi bir çok sorun ve hastalık azalır ve yok olurdu.
Yemekte dengeli beslenmek ve az yemek, insanların üzerinde cismi tesirlerinin yanı sıra ruhi sağlığı üzerinde de tesirleri vardır. Bu yüzden evliyalar tavsiyelerinde hayatı yemek için değil, yemeyi yaşamak için isteyin, şeklinde vurgu yapar.
Bazı insanlar mübarek Ramazan ayında fazla yiyerek gün boyunca besin ihtiyacını karşılamaya çalışır, oysa bu şekilde iştahları kaçar ve uzun vadede besleyici maddelerin yetersizliğinden zarar görmeye başlar. Az ve doğru yemek, zahiri ve batıni bir çok faydası vardır ve insana sağlıklı cisim ve neşeli bir ruh kazandırır. İmam Ali -s- şöyle buyurur: az yemek, nefsi daha saygın ve sağlığı daha kalıcı kılar.
Allah Resulü -s- de az yemeyi tüm ilaçların anası olarak adlandırır ve şöyle buyurur: eğer bir evin halkı az yerse, evleri daha nurani olur.
Günümüz bilimi az yemeyi vücudun sağlığı ve yüzün neşesi ve ömrün uzamasının sebebi olarak görüyor. Bu konuda İmam Rıza -s- şu açıklamada bulunuyyor: bedenimiz pak ve tarıma hazır bir arazi gibidir. Eğer bu arazinin sulamasına özen gösterilirse, öyle ki su ne ihtiyaçtan fazla olup araziyi suya batıracak kadar fazla ve ne de kuraklığa düşürecek kadar az olursa imarı süreklilik kazanır ve yeşilliği de artar ve ekini de bereketli olur. Ancak eğer bu araziden gafil olunursa heba olur ve içinde yaban otu bitmeye başlar.
İnsan vücudu böyle bir hikayesi vardır ve yemekleri ve içecekleri tedbir etmek gerekir. Bu durumda insan sağlıklı olur ve vücudu afiyete kavuşur. Her insan midesine hangi besin maddesinin uygun olduğunu ve hangi besinden güç kazandığını ve hangi yiyeceğin veya içeceğin vücudu için daha sağlıklı olacağını düşünerek ona göre seçimini yapması gerekir.