Haziran 23, 2017 11:20 Europe/Istanbul

İman, insanın amel ve hareketinin temelidir. İman, gönül vermek ve hakikati tüm benliğimizle benimsemektir.

İnsan bir şeye gönül vermediği müddetçe onun için çaba harcamaz, hareket etmez ve ilimle iman arasındaki fark da burada ortaya çıkar. İnsan bazen bir hakikatten haberdardır fakat ona gönül vermez. Yani iman konusunda sadece bilmek ve konuya alim olmak yeterli değildir ve bundan daha fazla bir şey gereklidir.

Mübarek Ramazan ayının son on gününe geldik. Bu günlerden birinin Kadir gecesi olması kuvvetli bir şekilde muhtemeldir. Belki de Kadir gecesinin bu gecelerin arasında saklı olmasının felsefesi ve maslahatı, Müslümanları Ramazan ayının son günlerinde daha fazla Allah tealaya ibadet etmelerini ve daha fazla Kur'an'ı Kerim tilavet etmelerini ve daha fazla dua ve münacat etmelerini sağlamak için olabilir. Zira eğer Kadir gecesi belli olsaydı, bir çok insan sadece o geceyi ibadetle geçirir ve diğer gecelerde ibadet ve dua etme feyzinden mahrum kalırdı. Şimdi ise Kadir gecesi kesin olarak bilinmediğinden mümin kullar Kadir gecesi olması muhtemel olan tüm gecelerde ilahi zikir ve tevbe ile geçiriyor ve daha fazla sevap kazanıyor.

Rivayetlere göre İslam Peygamberi -s- Ramazan ayının son gününü itikaf ederek geçirirdi. Allah Resulü -s- bu gecelerde itikaf etmenin sevabını iki Hac ve iki Umre ile eşit biliyordu. Bu yüzden Ramazan ayının son on gününe gelinince Allah Resulü -s- yatığını toplar ve kendisini tamamen ibadet etmeye hazırlar ve kendisi için hazırlanan bir gölgeliğin altında ibadet ederdi.

Kur'an'ı Kerim’de de belirtildiği üzere itikaf, Hz. İbrahim -s- şeriatinde bir amel ve ilahi merasim ve ibadetlerdendi ve o hazretin izleyenlerince yerine getirilirdi. Hz. Süleyman da Beytulmukaddes’te itikaf ederdi ve o hazret için su ve yiyecek getirilirdi ve orada ibadetle uğraşırdı.

Hz. Musa -s- ümmeti hidayete erdirmek gibi ağır sorumluluğuna rağmen onları bir süreliğine bırakır ve Allah teala ile görüşmek üzere Tur dağına çekilirdi. Hz. Zekeriyya da Beytulmukaddes’te itikaf edenlerin sorumluluğunu üstleniyordu ve başta Hz. Meryem olmak üzere itikaf eden insanlarla ilgilenirdi.

İslam Peygamberi -s- de ataları gibi Hz. İbrahim’in dinini izliyordu ve o hazretin dininde adet olan itikaf gibi amelleri yerine getirirdi. Allah Resulü’nün -s- itikaf ettiği mekan, Hirra mağarasıydı.

İslam Peygamberi -s- biset ve Medine’ye hicret etmesinin ardından da Mescid-i Nebi’de itikaf eder ve yegane Allah ile halvetine çekilirdi.

İtikaf sözcük itibarı ile ikamet etmek ve bir yerde kalmak ve bir şeyle beraber olmak demektir. Ancak İslam dininin mukaddes şeriatinde itikaf, Allah teala katına yakınlaşmak üzere kutsal bir mekanda ikamet etmektir.

İtikaf, maddi dünyanın şatafatının esiri olan insanın kendini yeniden bulması için en iyi fırsattır. İtikaf eden insan manevi değerlerden faydalanmak üzere bir süreliğine maddi değerlerden el çekiyor ve böylece ilahi sonsuz rahmet ve mağfiret denizine bağlanmaya çalışıyor.

Allah’ın evi olan camide ikamet etmek, ev sahibine misafir olmak demektir.  Dolaysıyla itikaf amelinin ilk sonucu, itikaf eden insanın Allah tealanın ikramı ile ağırlanması ve Allah’ı zikretmek ve dua okumak ve Kur'an'ı Kerim tilavet etmenin feyzinden yararlanmaktır.

İtikafın bir bereketi de insana tevbe ve istiğfar fırsatı sağlamaktır. Tevbe dönmek demektir, günahtan dönmek ve Allah’a itaat etmek, kötülüklerden iyiliğe dönmek ve ben eksenli olmaktan Allah eksenli olmaya dönmektir. Bu yüzden tevbe sadece bir kelime değil, bir amel ve günahı terk etmek üzere kesin bir karardır. Umarız yüce Allah mübarek Ramazan ayından geriye kalan günlerde ve muhtemelen bir gecesi Kadir gecesi olan gecelerinde bize tevbe ve istiğfar etme fırsatı verir.

Değerli dostlar, sohbetimizin ikinci bölümünde yine Kur'an'ı Kerim’in nurani ayetlerine kulak veriyoruz. Bugün sizin için Neml suresinin 14. Ayetini seçtik. Ayet şöyle buyurmakta:

 

"وَجَحَدوا بِها وَاستَیقَنَتها أَنفُسُهُم ظُلمًا وَعُلُوًّا ۚ فَانظُر کَیفَ کانَ عاقِبَةُ المُفسِدینَ :"

 

Kendileri de bunlara yakînen inandıkları halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!

Bu ayet zalimlerin durumunu ve nasıl gönülden iman ettikleri şeyi inkar ettiklerini anlatıyor ve buna göre İslam Peygamberi’ne -s- hitaben şöyle buyuruyor: bozguncular yakin ettikleri şeyi inkar ediyordu ve bu amelleri zulüm ve üstünlük taslamaları yüzündendi. O zaman bak, fıtratına aykırı amel eden bu insanların sonu nereye varıyor.

Enbiyanın bir görevi insanları uyarmak ve ikaz etmektir. Peygamberler sapkın insanlarla karşılaştıkları zaman onları içinde bulundukları durum ve yine onları bekleyen şom kaderleri hakkında uyarır. Gerçekte gaflet ve sapkınlık içinde olan insanlar kendi konumlarını doğru biçimde idrak edemez. Şimdi bu ayette yüce Allah görevini merak eden peygamberine şöyle buyurmakta:  kafirleri ister ikaz et, ister ikaz etme, fark etmez ve onlar kendi yolundan el çekmez. Bu gerçek, kendilerini uykudaymış gibi gösteren insanların haline benzer. Bu insanlar çevrelerinde her ne kadar gürültü koparsa kopsun uyuyormuş gibi yapar ve uyanmaz. Bunun gibi hakikati bilen ama küfürleri üzerinde ısrarını sürdüren insanlar için de peygamberin ikaz ve uyarıları faydasızdır.

İman, insanın amel ve hareketinin temelidir. İman, gönül vermek ve hakikati tüm benliğimizle benimsemektir. İnsan bir şeye gönül vermediği müddetçe onun için çaba harcamaz, hareket etmez ve ilimle iman arasındaki fark da burada ortaya çıkar. İnsan bazen bir hakikatten haberdardır fakat ona gönül vermez. Yani iman konusunda sadece bilmek ve konuya alim olmak yeterli değildir ve bundan daha fazla bir şey gereklidir. Kuşkusuz ilimsiz iman de mümkün değildir. Yine kuşku ile beraber olan iman anlamsız olur, nitekim ilim de tek başına iman etmeye yetmez ve asıl hakikate talip olmak gerekir ki ilim de uygun bir araç olarak işe yarasın.

İnsan bazen hakikati anlar, ama ona gönül vermez ve karşı çıkmaya başlar ve bazen de daha ileri giderek hakikati gözardı eder ve küfür beslemeye başlar. Nitekim Hz. Musa davetini gündeme getirdiğinde Firavun ve adamları hakikati anladı. Musa onlara açık ayetlerle gitti ve saraydaki sihirbazlar Hz. Musa’nın mucizelerini görünce hakikat onlar için aşikar oldu ve bu yüzden canı pahasına imanlarını savundu. Firavun ve adamları da Musa’nın haklı olduğunu anladı, fakat zulüm ve nefsani heva ve hevesler onların içine işlemişti ve bu da hakikate teslim olmalarına mani oldu.

Değerli dostlar şimdi sohbetimizin üçüncü ve son bölümünde yine İslam’ın mübarek Ramazan ayı ile ilgili beslenme ve sağlık tavsiyelerine kulak veriyoruz.

Bugün camiye geldim. Ramazan ayında camiler insanlarla dolup taşar. Dualar ve ibadetler caminin atmosferini sarar ve cemaat namazı safları şekillenir ve ardından tekbir sesi yükselir. Akşam namazı kılındıktan sonra hareketlilik başlar ve iftar sofraları kurulur ve sıcak ekmeğin kokusu yayılır. Sofra sade bir sofradır, üzerinde biraz hurma, biraz çorba ve istemediğiniz kadar ihlas vardır. Herkes bir dua okuyarak orucunu açar. Ben de Resulullah’ın -s- şu duası ile orucumu açıyorum: ey yüce Rabbim, beni kendi helalinle haramlarından bağımsız yap ve fazlın ve kerametinle başkalarına muhtaç etme.

Ekmek, İran milletinin iftar sofrasının olmazsa olmazı ve aynı zamanda dünya genelinde en çok tüketilen besin maddesidir. Ama maalesef bu besin maddesinin ucuz olması ve doğru tüketme kültürünün unutulması ekmek tüketimini boşuna arttırıyor ve aynı zamanda bu besin maddesini önemsiz gibi gösteriyor. Bazen de ekmeğin iyi yapılmaması ısrafına yol açıyor. Oysa ekmek de diğer besin maddeleri gibidir ve insana güç ve kuvvet kazandırması için tüketilir. Bir başka ifade ile ekmek insanın büyümesi ve gelişmesinin etkenidir. Masum imamlar ekmekten en iyi besin maddesi şeklinde söz ediyor ve Allah Resulü -s- şöyle buyuruyor: Ey yüce Rabbim, ekmeğimize bereket ver ve bizi birbirimizden ayırma.

Allah Resulü -s- bir başka yerde de şöyle buyuruyor:

Ekmeğe saygı gösterin zira Allah teala onun için gökten bereketler göndermiş ve yerden bereketler çıkarmıştır. Ekmeğe saygı göstermenin yolu onu kesmemek ve ayakların altına atmamaktır.

Evliyalar en iyi sadaka vermenin muhtaç insanlara ekmek vermek olduğunu belirtiyor. Bu yüzden İran’da bir çok ekmek fırını salavat karşılığında ekmek dağıtır. Yani kimin bir adağı veya niyeti varsa insanlara bedava ekmek veriyor. Ekmek insanın ihtiyaç duyduğu enerjiyi, proteini, mineralleri ve demir ve kalsiyum ve vitaminleri karşılıyor ve et ve süt gibi diğer besin maddelerine göre çok daha ucuza mal oluyor. Ekmeğin sadece İslam dininde değil, diğer tüm beşeri toplumlarda da kutsal bir konumu bulunuyor.

Beslenme uzmanı Behdadipur şöyle diyor: tüketilen ekmeğin unu kepekli un olması gerekir. Unun kepeği aslında lifli besin gibidir ve kan ve yağ cezbetmeyi yavaşlatır ve hatta durdurur. Kanında yağ oranı yüksek olan insanlar beyaz ekmek yerine kepekli ekmek tüketerek kanındaki yağ oranını kontrol altına alabilir.