Aralık 19, 2017 11:08 Europe/Istanbul

Geçen hafta Filistin gelişmeleri ve Amerika Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü çakma rejim İsrail’in başkenti olarak kabul ettiğini açıklayarak illegal ve ahmakça bir karara imza atması Ortadoğu bölgesinin tüm gelişmelerini etkisi altına aldı.

Geçen hafta Filistin milletinin ABD Başkanı Donald Trump’ın küstahlığına gösterdiği tepki üçüncü intifada oldu, gerçi Arap birliği Trump’ın ahmaklığına karşı tepkisi çok pasif düzeyde kaldı.

Amerika Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’le ilgili kararını ve Amerika’nın Tel aviv’deki büyükelçiliğini Beytulmukaddes’e taşıyacağını ilan etmesinin ardından Filistin İslamî direniş hareketi Hamas, üçüncü intifadanın başladığını açıkladı.

Gerçekte Kudüs her zaman Filistin milleti ve İslam dünyası için büyük önem arz eden kutsal bir kent olmuş ve her daim de Filistin halkının işgalci siyonistlere karşı başlattığı intifada hareketlerinin temel bileşenlerinden biri de bir nevi Kudüs’ü savunmakla ilgili olmuştur. Şimdi de ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’le ilgili komplocu hareketi Filistin milletinin itiraz seslerini daha da yükseltmesi ve üçüncü intifadanın başlamasına yol açtığı anlaşılıyor.

Kuşkusuz Filistin halkının üçüncü intifadası 2000 yılında gerçekleşen Mescid-i Aksa intifadası ve 1987’de gerçekleşen taş intifadasının devamı ve yine tüm Filistinli grupların son onyıllarda verdikleri mücadelelerin uzantısı sayılır.

Amerika Başkanı Donald Trump 6 Aralık 2017’de Kudüs’ü çakma gaspçı rejim İsrail’in başkenti ilan etti, ancak Trump’ın bu kararı dünya milletleri ve hemen hemen tüm ülkelerin liderleri ve uluslararası kurum ve kuruluşların sert ve geniş tepkisiyle karşılaştı. Bu arada bu konuya en sert itirazda bulunması gereken Arap birliğinin Amerika karşısında pasif tutumu ise kamuoyunun eleştirilerine neden oldu.

Gerçekte Arap dünyasının çıkar ve maslahatını savunan en resmi kurum olan Arap birliğinin bu denli ciddi bir konuya karşı ve Filistin, Arap dünyası ve İslam dünyasının ülküsüne indirilen bu ağır darbenin önünde bu denli pasif bir tutum sergilemesi büyük talihsizlik olmakla beraber bu kurumu uluslararası arenada da mizah konusu yaptı.

Bilindiği üzere Arap birliği Trump’ın Kudüs’ü korsan İsrail’in başkenti ilan etmesinden sonra Arap birliği Dışişleri Bakanları Kahire’de sözde olağanüstü bir oturum düzenledi. Arap birliği Dışişleri Bakanları bu oturumun sonunda mümkün olan en pasif tutumu sergileyerek neredeyse Amerika’ya kararını gözden geçirmesi için yalvardı ve uluslararası camiadan da bunun için Amerika’ya baskı yapmalarını istedi. Arap birliği aynı zamanda bu konuda Müslümanları sağduyulu davranmaya davet etti ve Filistin milleti ile işgalci katil siyonistlerin karşılıklı teamülde bulunmalarını ve her türlü gerginlikten uzak bir şekilde barış sürecini düşünmelerini temenni etti!

Gerçekte Arap birliğinin bu pasif tutumu, hatta Batılı bazı devletler ve Amerika’nın en yakın Batılı müttefikleri bile bu birlikten daha sert ve daha ciddi bir şekilde tavır koyduğu için büyük talihsizliktir. Arap birliğinin bu tutum aynı zamanda Arap dünyasının Washington yönetiminin bu facia boyutunda illegal kararına karşı tepki vermemesi gerektiği ve bu bildiriden başka bir şey yapmak istemediği gerçeğini ortaya koyuyor.

Kuşkusuz Donald Trump ticari ve iktisadi mazisi itibarı ile Arap dünyasına karşı da bir işadamı gibi davranıyor. Bu yüzden Riyad yönetimi Amerika ile imzaladığı yaklaşık 500 milyar dolarlık anlaşmanı uygulanmasını erteleyerek Trump’ı zor durumda bırakabileceği anlaşılıyor. Yine diğer Arap rejimleri de Arabistan gibi Amerika ile her türlü ticari, mali ve iktisadi teamüllerini ve anlaşmalarını askıya alabilir. Yine Arap büyükelçilerin Amerika’dan çağrılması veya Amerika’nın bu ülkelerdeki büyükelçilerinin ihraç edilmesi de Amerika ve Başkanı Trump’a yönelik ciddi bir uyarı niteliğinde olabilir. Ancak tüm bunlara karşın Arap birliği yarım yamalak bir bildiri yayımlamakla yetinmesi, Arap ülkelerinden bu tür beklentilerde bulunmanın boş ve beyhude bir beklenti olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Amerika Başkanı Trump ve yönetimi ciddi bir muhalefet ve sert ve caydırıcı bir tepki ile karşılaşmadıkları takdirde er geç diğer Batılı ülkeler ve devlet adamları da Trump’ın ahmaklığını ve gittiği yolu izlemeye teşvik olacaktır. İşte bu yüzden Arap dünyası ve İslam dünyasının Trump’ın Kudüs ile ilgili kararına göstereceği tepki Trump’ın başlattığı facianın boyutlarına uygun olmalıdır. Amerika ile her türlü siyasi, iktisadi ve ticari ilişkilerin kesilmesi, beyaz saraya karşı kesin tavır koymak, başkalarını Amerika’nın Kudüs’ü İsrail’in başkenti tanıma kararına katılma konusunda sert bir şekilde uyarmak, Trump ve başkalarının son 70 yılda cesaret edemediği bir işi yapmaktan vazgeçirerek kararını geri aldırabilir. Oysa Trump’ın bu komplosuna karşı duyarsızlık ve Trump’a kararını gözden geçirmek için yalvarmak, Arap liderleri ellerinde bulunan caydırıcı gücün farkında olmadıklarını ve başkalarına da Amerika ve siyonist işgalcilere karşı hiç bir şekilde kesin karar alamadıklarını anlatıyor. Bu durum, Arap birliğinin pasifliğinin doruk noktasıdır ve açıkça Arap liderlerin kendi milletlerinden oldukça uzak olduklarını ortaya koymaktadır. Oysa bu milletleri bugün Amerika Başkanı Trump’ın İslam karşıtı kararına tepki göstererek siyonist rejim elebaşılarına ve Amerika Başkanı Trump’a Beytulmukaddes’i İslam dünyasından koparma arzusunu mezara götüreceklerini anlatmış bulunuyor.

Şimdi Yemen gelişmelerine geçiyoruz. Yemen gelişmelerinde en çok dikkat çeken gelişmesi ise BM genel sekreteri Antonio Guterres’in Yemen krizine karşı pasif tutumudur.

Gerçekte Yemen gelişmeleri Suud rejimi bu ülkede işlediği cinayetler ve Yemen milletine dayattığı savaşın ardından sürekli BM’nin pasif tutumu ve geç gelen tepkileri gibi sorunların etkisi altında kaldı.  Bu bağlamda BM genel sekreteri Antonio Guterres tuhaf bir açıklama yaparak Arabistan ve BAE’nin cinayetlerini eleştirdi ve yine beklenmedik bir ifade kullanarak Arabistan ve BAE Yemen’de ahmakça ve beyhude savaşa son vermeleri gerektiğini belirtti.

Aslında Yemen krizi konusunda ilk kez BM’nin en üst düzey yetkililerinden biri bu denli açık bir şekilde Suud rejimi, BAE ve Arabistan’ın başını çektiği ittifaktaki diğer ülkelerin Yemen’de işledikleri cinayetlerin hakkında söz ediyor ve diplomatik örf ve adetlere aykırı bir şekilde tepkisini sergiliyor.

Buna karşın BM’nin geç gelen ve yeterli olmayan tepkisi hala Suud rejiminin Yemen’de işlediği cinayetlerin boyutları ile uygun olmadığı belirtilmelidir. Bundan önce de bazı Batılı devletler Suud rejiminden Yemen’e dayatılan bu beyhude ve sonu asla iyi olmayan savaşa son vermesini istedi, ancak Suud rejimi her defasında bu taleplere muhalefet etti.

Gerçek şu ki Yemen savaşının ana motoru ve perde arkasındaki anahtar ismi, Suud rejiminin veliaht prensi Muhammed bin Salman’dır. Bin Salman Yemen savaşını kazanma veya kaybetme meselesini kara karnesinde onur meselesi yapmıştır ve bu savaşın sonunda her ne pahasına olursa olsun karnesinde bir zafer kayda geçirmeye çalışmaktadır. Ancak ne var ki bin Salman her ne kadar çabalıyorsa istediği hedeften daha da uzaklaşmaktadır. Üstelik Yemen savaşında Suud ittifakının zafer kazanmasına yönelik hiç bir aydın ufuk da göze çarpmamaktadır. Gerçekte kral Salman ve oğlu Yemen’de ellerinden gelen her türlü şirreti yaptı ve mazlum Yemen halkı hakkında hiç bir cinayetten çekinmedi. Baba oğul hatta Yemen’de ateşini yaktıkları savaşı İran topraklarının içine bile çekmeyi umuyordu ve Muhammed bin Salman aynı ahmakça iddiayı ortaya attı, fakat bin Salman’ın esas sorunu şu ki borazana ters tarafından üflüyor ve sonuçta başlattığı her şom plan sonunda kendi rezaleti ve hezimeti ve başarısızlığı ile sonuçlanıyor ve durum aynı şekilde devam ediyor.

Suud rejiminin veliaht prensi Muhammed bin Salman hatta Yemen direniş güçlerinin arasına nüfuz ederek, eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’i kendi saflarına çekmeye çalıştı ve ona yalan vaatlerde ve yüklü rüşvet tekliflerinde bulunarak direniş cephesine ihanet ettirmeye ve bu cepheye arkadan darbe vurmaya çalıştı. Ancak bu komplonun ifşa edilmesinden sonra Yemen direniş cephesinin liderleri çok hızlı bir şekilde bu fitneyi yatıştırdı ve Ali Abdullah Salih’in helak edilmesi ile birlikte ihanet dosyası da ebediyen kapandı. Yemen’de hainlerin helak olmasından daha önemlisi, Muhammed bin Salman’ın yeni komplosunda da bozguna uğraması ve bir kez daha deneyimsizliği ve hamlığının ortaya çıkmasıydı. Bu olay bin Salman’ın hatta orman kanunlarına göre oyunun kurallarını patronları kadar iyi öğrenemediğini ve sürekli kendisinin yenilgi zeminini bizzat hazırladığını ortaya koydu.

Her halükarda BM ve Suud hanedanına destek veren ülkelerin Yemen konusunda ölümcül sessizliği, Yemen’e dayatılan savaşın beyhude ve ahmakça olduğunu söylemekle geçiştirebilecek bir durum değildir. Bugün Yemen savaşını başlatanlar ve azmettiricilerin uluslararası savaş suçu ile ilgilenen mahkemelerde yargılanmaları ve hakettikleri cezayı almaları gerekir ve bu konuda her türlü müsamahakarlık Yemen’de işlenen cinayetleri ve insani faciayı küçümseme anlamına gelir.

Irak’ta en büyük gelişme, tekfirci IŞİD terör örgütünün bu ülkede kesin hezimete uğradığı ve kökünün kurutulduğunun  ilan edilmesiydi.

Irak Başbakanı Haydar İbadi geçen Cumartesi günü bu açıklamayı yaparak 10 Aralık gününü resmi tatil ilan etti. Irak milletinin tekfirci IŞİD terör örgütüne karşı nihai zaferini ilan eden Başbakan İbadi, bu zafer bundan böyle de her türlü savaşa hazırlıklı olmalarını gerektirdiğini, zira IŞİD hala son bulmadığını kaydetti.

Bilindiği üzere IŞİD terör örgütü 2014 yılında Amerika ve Batılı ve Arap müttefiklerinin askeri ve mali destekleri ile Irak topraklarına saldırdı ve bu ülkenin kuzeyi ve batısında geniş bir alana işgal ederek sayısız cinayet işledi. O günden beri Irak ordusu halk güçlerinin destekleri ile bu örgüte karşı amansız bir mücadele verdi ve sonunda örgütün işgal ettiği tüm bölgeleri kurtararak eli kanlı örgütün Irak dosyasını kapattı.

Şimdi ise Irak’ta IŞİD projeleri hezimete uğrayan Amerika ve başta Arabistan olmak üzere Arap ve Batılı müttefikleri bu ülkede şom emellerine ulaşmak için IŞİD sonrası dönem için yeni kumpaslar kurmaya çalışıyor. Bu şartlarda IŞİD hamilerinin yeşil ışık yakmasının ardından Irak ve Suriye’de her türlü şirreti, terör ve cinayeti mübah sayarak gündemine almış bulunuyor.

Aslında uzmanlar IŞİD’in Irak ve Suriye’de askeri sahada işinin bitmesi bu örgütün ideolojisinin bittiği anlamına gelmediğini belirtiyor ve bu yüzden IŞİD’e karşı askeri mücadelenin yanında ideolojik mücadelenin de zaruri olduğu savunuyor. Nitekim askeri operasyon, IŞİD’i yok etme yolunun sadece bir bölümüdür. Üstelik IŞİD ideolojisi askeri sahada yenilerek söndürülecek bir ateş değildir ve bu ideolojiyi çürütmek için düşünceleri aydınlatmak gerekir. Askeri güç sadece terörün silahlı gücünü yok edebilir, fakat terörün tamamen yok edilmesi için eğitim şarttır.

Tunus’ta yayımlanan El-Mağrib gazetesi tekfirci IŞİD terör örgütünün Irak, Suriye ve Libya’da yenildiğini belirterek şu ifadelere yer verdi: IŞİD unsurları pek yakında yok olmaz. Bu zümre insan gücünü cezbetme yeteneğine sahiptir. Selefi tekfirci terörist düşünce sadece askeri güçle yok edilemez. Bu yüzden nihai zafer için hazırlanmak gerekir ve terörle fikri ve psikolojik savaş başlatmak ve sonunda güvenlik zaferi elde etmek ve bölgeyi ve dünyayı tehdit eden bu kabusa son vermek gerekir.

İşte bu yüzden Irak Başbakanı Haydar İbadi de Irak milletinin hazırlıklı olmalarına vurgu yaparken, IŞİD’in onca askeri yenilgiye rağmen tamamen yok edilmediğini ve bu örgütle mücadele için teyakkuzda bulunmak gerektiğini vurguladı.