Uluslararası Ceza Mahkemesi, ABD’nin Çifte Standartlı Tutumunun Gölgesinde
Pars Today – ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı, bu kurumun soruşturmalarına devam etmesi hâlinde Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) daha fazla önlem almakla tehdit etti.
Pars Today’in haberine göre, Washington’un BM Daimi Temsilci Yardımcısı Jeffrey Bartos, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yürüttüğü soruşturmaları sürdürmesi durumunda bu kuruma karşı ek adımlar atılacağı tehdidinde bulundu. Bu tehdit, son Güvenlik Konseyi toplantısında dile getirildi. Bartos, toplantıda, UCM Başsavcı Yardımcısı Nazhat Shameem Khan’a Darfur’daki durum hakkında rapor sunma izni verilmesinden duyduğu rahatsızlığı eleştirel bir üslupla ifade etti.
Bu ilk tepki, Washington’un itirazının sıradan bir rapora değil, Mahkeme’nin genel soruşturma sürecine yönelik olduğunu ortaya koydu; öyle ki bu süreç artık ABD ve müttefikleri açısından özel hassasiyet taşıyan dosyalara ulaşmış durumda.
Bartos, konuşmasının devamında ABD’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kendisi ya da müttefikleri üzerinde yargı yetkisi kullanmasına izin vermeyeceğini vurguladı ve devam eden soruşturmalar durdurulmazsa Washington’un ilave tedbirler alacağı uyarısında bulundu. Ayrıca Mahkeme’den ve ona üye ülkelerden, yaklaşımlarını derhâl değiştirmelerini ve ABD’nin endişelerini gidermelerini istedi.
Hukuki bir diyalogdan ziyade siyasi baskı dilini andıran bu sert ve alışılmadık söylem, Washington’un uluslararası adalet mekanizmalarıyla karşı karşıya kaldığında güç temelli ve seçici bir yaklaşım izlediğini gösteriyor.
ABD’nin itirazı, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin son yıllarda Afganistan’daki ABD güçlerinin faaliyetlerine ve İsrail’in Gazze savaşındaki tutumuna doğrudan ilişkin dosyalar açtığı bir dönemde gündeme geliyor.
Bir yandan Afganistan’daki gözaltılar, askerî operasyonlar ve ABD güçlerinin davranışlarına ilişkin soruşturmalar, diğer yandan Kasım 2024’te Binyamin Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında çıkarılan tutuklama kararları, Washington üzerindeki baskıyı artırmış durumda. İsrail’e her zaman siyasi ve askerî destek veren ABD, şimdi siyasi hesapları dikkate almadan Gazze savaşıyla ilgili dosyaları takip etmeye karar veren bir kurumla karşı karşıya bulunuyor.
Bu tablo, ABD dış politikasındaki köklü ikiliği bir kez daha gözler önüne seriyor. Washington, uluslararası alanda kendisini insan haklarının ve küresel adaletin savunucusu olarak sunarken, bağımsız uluslararası kurumlar ABD güçlerinin ya da müttefiklerinin eylemlerini incelemeye başladığında aynı kurumları yetkisiz olmakla suçluyor veya siyasallaşmakla itham ediyor.
Bu tutum, yalnızca ABD’nin iddialarının inandırıcılığını daha fazla sorgulatmakla kalmıyor, aynı zamanda uluslararası topluma da açık bir mesaj veriyor: Uluslararası adalet, Washington’un çıkarlarına zarar vermediği sürece kabul edilebilir.
Öte yandan, ABD’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni doğrudan tehdit etmesi, küresel hukuk düzeni açısından geniş sonuçlar doğuruyor. Mahkeme, varlık sebebi itibarıyla savaş suçları ve insan hakları ihlallerini ele almak üzere tarafsız bir mekanizma oluşturmayı hedefleyen bir kurumdur.
Ancak büyük bir gücün hukuki iş birliği yerine tehdit dilini kullanması, bu kurumun bağımsızlığını baskı altına sokmakta ve diğer ülkelerin de onunla iş birliğinden kaçınmasına yol açabilmektedir. Böyle bir süreç, uluslararası adalet mekanizmalarının ciddi biçimde zayıflamasına ve savaşlar ile çatışmaların mağdurlarının adalete erişiminin daha da zorlaşmasına neden olabilir.
Bu sonuçların yanı sıra, ABD’nin Mahkeme’ye yönelik tehdidi, Washington’un insan haklarını savunduğuna dair iddiaları ile uluslararası kurumlara karşı sergilediği fiilî tutum arasındaki derin çelişkiyi de gözler önüne seriyor. ABD, birçok küresel dosyada hesap verebilirlik ve insan haklarına saygının gerekliliğini vurgularken, aynı ilkeler kendi güçlerinin ya da müttefiklerinin eylemleri söz konusu olduğunda tamamen farklı bir yaklaşım benimsiyor.
Bu ikilik, yalnızca ABD’nin insan hakları söylemindeki tutarsızlığı açığa çıkarmakla kalmıyor, aynı zamanda diğer ülkelere de Washington’un insan haklarını siyasi bir araç olarak kullandığını dile getirme fırsatı veriyor.
Bu koşullarda, Washington’un son tehdidi, ABD’nin son yıllarda büyük güçlerin eylemlerini daha fazla incelemeye başlayan uluslararası kurumları sınırlamaya yönelik daha geniş çaplı bir çabasının parçası olarak değerlendirilebilir.
Uluslararası Ceza Mahkemesi, ABD ve müttefiklerini ilgilendiren dosyaları açarak uluslararası adalet ilkelerine gerçekten bağlı kalmak istediğini göstermiştir. Ancak ABD’nin tepkisi, bu yolun ciddi bir direnişle karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır.
Böylesi bir ortamda, uluslararası kurumların ABD’nin baskı ve taleplerine karşı direnmesinin önemi her zamankinden daha açık hâle gelmektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi, büyük güçlerin baskısı altında olsa da varlık felsefesini bağımsızlık, tarafsızlık ve mağdurlar için adaletin sağlanması ilkeleri üzerine inşa etmiştir.
Özellikle siyasi maliyeti yüksek ve hassas dosyalarda soruşturmaların sürdürülmesi, bu kurum için ve uluslararası toplumun adalet ilkelerine bağlılığı açısından ciddi bir sınavdır. Ancak baskılara direnilmesi ve tarafsız inceleme sürecinin devam ettirilmesiyle, savaş ve insan hakları ihlallerinin mağdurları için adaletin sağlanması ve uluslararası mekanizmalara duyulan küresel güvenin korunması mümkün olabilir.