Nur’a giden yol
Zümer suresinin 33 ila 37. ayetleri ve tefsirleriyle sizlerle birlikteyiz.
ZÜMER suresinin 33 ve 34. ayetleri:
وَالَّذِی جَاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُولَئِکَ هُمُ الْمُتَّقُونَ (39:33)
لَهُمْ مَا یَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِکَ جَزَاءُ الْمُحْسِنِینَ (39:34)
Yani:
Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler var ya, işte kötülükten sakınanlar onlardır.
Onlar için Rableri yanında diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyilik edenlerin mükâfatıdır.
İnsanlar kıyamet gününde iki gruba ayrılır: Muvahhidler ve müşrikler.
Geçen bölümde ele alınan son ayette, inatları ve hak düşmanlığı onları cehenneme sürekleyen müşriklerin kaderinden söz ettik. Bu ayetler ise muvahhid insanlardan söz ederek şöyle buyurmakta:
Onlar hak ve doğru sözü duydular ve ona iman ederek takva sahibi oldular. Onlar hem kalpten ilahi kelama iman ettiler, hem söz ve amelleri ile dini tebliğ eden ve dinin tealimine hakiki amel edenlerden oldular. Bu tür insanlar her türlü nifak ve iki yüzlülük ve sahtekarlıktan uzak insanlardır.
Sonları cehennem ateşi olan müşriklerden farklı olarak hakiki müminlerin sonu yüce Allah’ın cennetidir. Onlar orada arzu ettikleri her şeye kavuşur ve Allah teala onlara, maddi manevi her türlü lezzet ve mutluluk başta olmak üzere, her istediklerini verir.
Doğal olarak hakiki müminler salih amel ve başkalarına iyilik ve ihsan ehli olanlardır ve bu mükafat da onlara amelle beraber olan imanları yüzünden verilecektir.
Bu ayeti kerimelerden şunu öğrenmekteyiz.
1 – Söz ve amelde doğruluk, Allah tealaya iman etmenin ilk şartıdır. Yalancılık iman ruhu ile bağdaşmaz.
2 – Dini tebliğ etmek, ancak tebliğ eden kimse kendi söylediklerine amel ederse etkili olabilir, aksi takdirde hatta olumsuz sonuçlar doğurabilir.
3 – Cennette ilahi nimet ve bereketler için hiç bir sınır ve kısıtlama yoktur ve her şey cennet ehli olanların arzu ve isteklerine bağlıdır.
4 – Takva ve ihsan, Kur'an'ı Kerim’de sık sık kullanılan ve birbirini tamamlayan iki sözcüktür.
ZÜMER suresinin 35. ayeti:
لِیُکَفِّرَ اللَّهُ عَنْهُمْ أَسْوَأَ الَّذِی عَمِلُوا وَیَجْزِیَهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ الَّذِی کَانُوا یَعْمَلُونَ (39:35)
Yani:
Böylece Allah, onların geçmişte yaptıkları en kötü hareketleri bile örtecek ve yaptıklarının en güzeline denk olarak mükâfatlarını verecektir.
Mümin ve hayırsever insanların yüce Allah’tan taleplerinden biri, onların kötü amellerini bağışlaması ve ancak iyi amellerini mükafat kriteri olarak belirlemesidir. Kuşkusuz Allah teala da onların bu talebini kabul eder ve günah içeren amellerini bağışlayarak iyi amelleri için en iyi mükafatları verir.
Takva, muttaki insanı her türlü hatadan ve sapmadan koruyan ismet anlamına gelmez. Takva, insan günah peşinden gitmesine ve Allah tealaya itaatsizlik etmesine engel olan ve ona günaha zemin oluşturacak durumlara karşı sağduyulu davranmasına yardımcı olan bir özelliktir. Takva bir savaşçının düşman oklarından korunmak için elinde tuttuğu kalkan gibidir, gerçi bazı okları bu kalkan da korumaz ve vücuduna saplanmasına mani olamaz. Ancak önemli olan, savaşçının her daim bu kalkanı elinde tutması ve düşman saldırısı karşısında tam teyakkuzda olmasıdır. Ancak bu tavsiyeye rağmen bazıları takva kalkanını yere bırakır ve şeytan vesveselerini ve nefsinin isteklerini izlemeye başlar.
Ancak ilahi lütuf ve merhamet muttaki insanları kapsar ve onları kendilerini günahlara karşı koruma çabaları ve istemeyerek günah işlemeleri yüzünden bağışlar ve yine onları mükafatlandırırken, amelleri ile hakettiklerinden çok fazlasını onlara verir. Zira bu insanlar her zaman niyetleri yaptıkları iyi amelden daha büyük olmuş ve gözetledikleri iyi ameli yerine getirmeyi başarmıştır.
Bu ayeti kerimeden şunu öğrenmekteyiz.
1 – Önemli olan insanın niyeti ve amacıdır. Yani eğer insan günahtan sakınmaya çalışırsa, Allah teala da onun istemeyerek işlediği yanlış amelleri gözardı eder ve iyi amellerini en güzel biçimde mükafatlandırır.
2 – Günahlardan ve kötü tesirlerinden arınmak, ilahi lütuf ve merhametten yararlanmanın başlangıcıdır.
ZÜMER suresinin 36 ve 37. ayetleri:
أَلَیْسَ اللَّهُ بِکَافٍ عَبْدَهُ وَیُخَوِّفُونَکَ بِالَّذِینَ مِنْ دُونِهِ وَمَنْ یُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ (39:36)
وَمَنْ یَهْدِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُضِلٍّ أَلَیْسَ اللَّهُ بِعَزِیزٍ ذِی انْتِقَامٍ (39:37)
Yani:
Allah kuluna kâfi değil midir? Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa artık onun yolunu doğrultacak biri yoktur.
Allah kime de hidayet ederse, artık onu saptıracak yoktur. Allah, mutlak güç sahibi ve intikam alıcı değil midir?
Önceki ayetlerin iman ve küfür ehli olanların hakkında bazı açıklamalarda bulunmasından sonra bu ayetler İslam Peygamberi’ne -s- hitap ederek şöyle buyurmakta:
Onlar hak sözü kabul etmek yerine sana karşı koymaya başladılar ve seni tehdit ettiler. Oysa sana Allah teala yeter ve O’nun izni olmadan hiç kimse sana zarar veremez, nitekim geçmişte de Hz. İbrahim’i ateşten ve Hz. Musa’yı zalim ve cebbar Firavun’un tehlikesinden ve Hz. İsa’yı da idam edilmekten korudu.
Ayetler hidayete erme veya karanlığa sapma konusunda da şöyle buyurmakta:
Kim ilahi hidayeti kabul eder ve izlerse, sapmaktan korunmuş olur ve kim ilahi hidayeti kabul etmezse, saadete nail olamaz, gerçi kendini hidayete ermiş sanabilir.
Ayetlerin sonunda ise şu vurgu yapılıyor: Yoksa müşrikler ve kafirler kesinlikle Allah tealaya karşı duramayacaklarını ve O’nun iradesine galip gelemeyeceklerini bilmiyor mu? Yoksa onlar Allah teala ilahi peygamberlere ve tealimlerine karşı çıkanlardan intikam aldığını bilmiyor mu? Ve bu intikam, onların karanlığa sapmalarıdır.
Bu ayeti kerimelerden şunu öğrenmekteyiz.
1 – Eeğer insan Allah’a itaat ederse, Allah ona yeter.
2 – Mümin insan düşman tehditlerine karşı Allah’a dayanır ve düşman gücünden korkmak yerine Allah’a tevekkül ederek hak yolunda direnir.
3 – İnsanın sapması sebepsiz değildir ve ancak yanlış amelleri yüzünden hidayet nurundan mahrum olup karanlığa sapar.