Eylül 22, 2017 16:29 Europe/Istanbul

Bültenimize geçen hafta siyonist rejim İsrail’in işgalci politikalarına BM’nin gösterdiği tepkilerin etkisi altında kalan Filistin gelişmeleri ile başlamak istiyoruz.

Bültenimizin ilerleyen dakikalarında Kuzey Irak bölgesinin kritik gelişmeleri ve daha sonra da Bahreyn, Mısır ve Arabistan gelişmelerine kısaca göz atmak istiyoruz.

Geçen hafta korsan İsrail’in yayılmacı ve işgalci politikalarına gösterilen tepkilerin devamında BM bir kez daha işgalci rejimin Filistin topraklarında izlediği politikaları kınadı. BM’nin ticaret ve kalkınma üzerine düzenlediği konferansın yeni raporunda İsrail’in işgalciliği ele alındı.

Aslında uluslararası camia ve dünya ülkeleri şimdiye kadar bir çok kez siyonist rejimden Filistin topraklarında işgalciliğe son vermesini istedi, ancak eli kanlı rejim uluslararası camianın isteklerine aldırış etmeksizin Filistin milletinin topraklarını işgal etmeyi ve bu insanları bastırmayı sürdürüyor.

Siyonist rejim elebaşılarının tutumu, bu rejimin işgal altında tuttuğu Filistin topraklarında işgal ve baskılarını sürdürmeye paralel olarak bir nevi uluslararası camianın bu rejimin işgalciliğine yönelik hassasiyetini de hafifletmek ve böylece bir nebze olsun uluslararası arenada inzivadan kurtulmak istediğini ortaya koyuyor.

Ancak siyonist rejim elebaşılarının işgalciliğe ve yayılmacı politikalara devam etmesi ve gerçekleri tahrif etmesi uluslararası camiayı sahtekar ve yalancı ve işgalci bir rejimle karşı kaşıya bulunduğunu gösteriyor. Nitekim BM ve alt kurumlarının tepkileri de bu rejimin sahtekarlıklarına gösterilen tepki ve itirazlardır. BM kurumlarına göre İsrail sahte ve çakma bir rejimdir ve uluslararası arenada hiç bir makbuliyeti yoktur ve bu durum aynı zamanda katil rejimin uluslararası camiayı Filistin topraklarının işgal gerçeğinden saptırmakta ve Tel Aviv’in işgalciliğini uluslararası camiaya dayatmakta başarısız olduğunu ortaya koymaktadır.

Geçen hafta Bahreyn’de Halife rejiminin baskıcı politikaları geniş boyutlarda devam etti ve Bahreyn halkı geçmiş haftalarda olduğu gibi Maname rejiminin beşeriyet karşıtı şiddet içerikli uygulamalarına maruz kaldı. Gerçekte Halife rejiminin uygulamaları, bu rejimin baskıcı politikaları için hiç bir sınır tanımadığını ve bu davranışları yüzünden de yüzlerce Bahreynli öğrencinin türlü siyasi bahanelerle Halife rejiminin zindanlarında yattığını ortaya koyuyor.

Halife rejimi 14 Şubat 2011 tarihinden beri şimdiye kadar bir çok insan hakları ihlallerine imza attı, öyle ki Bahreynli öğrencileri eğitim hakkından ve yine yaşam hakkından mahrum bırakmak bu ihlallerin küçük bir örneğidir.

Bahreyn 14 Şubat 2011 tarihinden beri halkın zalim Halife rejimine karşı kıyamına sahne oluyor. Ancak Halife rejimi kendi halkının haklı taleplerini hiçe saymakla kalmayıp muhalifleri geniş çapta tutuklamaya ve işkence etmeye başladı. Bu arada çocuklar ve gençler de Halife rejiminin zulmünden nasipsiz kalmadı  ve son 6 yılda sürekli zalim rejimin zulüm ve işkenceleri ile karşılaştı. Nitekim Bahreyn’de 14 Şubat 2011’de halk protestoları başladığı günden beri şimdiye kadar yüzlerce Bahreynli çocuk ebeveynlerinin yanında veya okullarda sınıfların sıralarında oturmak yerine,  zalim rejimin zindanlarında yatıyor.

Oysa çocuk hakları konvansiyonunun 19. Maddesinin birinci bendinde konvansiyona taraf olan tüm üye ülkeler çocukları her türlü cismi ve ruhi şiddete karşı korumak ve çocuklara zarar verecek her türlü kötü davranışa veya sömürüye karşı savunmak üzere gereken sosyal ve hukuki girişimlerde bulunma yönünde yükümlü hale getirilmiştir.

Bahreyn’de halka yönelik baskı ve şiddet, Halife rejimi daha cani insanları işe almak ve insan haklarını hiçe sayanları bu ülkenin güvenlik kurumlarının başına getirmekle baskılarını ve şiddet uygulamalarını daha da arttırmak istediği bir sırada devam ediyor. Bu doğrultuda Bahreyn kralı, bu ülkede insan hakları ihlali ve muhalifleri işkence etmekle ün yapan Adil bin Halife Fadıl’ı Bahreyn’in yeni milli güvenlik kurumu Başkanı olarak atadı. Oysa Bahreynli insan hakları örgütleri Adil bin Halife Fadıl’ın muhaliflere geniş çapta işkence uygulama suçundan yargılanmasını istiyor.

Geçen hafta Irak gelişmeleri ise Kuzey Irak yerel yönetiminin bağımsızlık referandumu adı altında ayrılıkçı ve bölücü hareketliliğinin gölgesi altında kaldı, öyle ki bölgenin bazı yetkililerinin bağımsızlık referandumu üzerinde aşırı ısrarı bir nevi Irak’ın toprak bütünlüğüne yönelik tehlikeli bir komplonun cereyan ettiği şeklinde değerlendirildi.

Kuzey Irak bölgesinde bağımsızlık referandumu, hatta bazı Kürt şahsiyetlerin bile hakkında uyarıda bulunduğu bir sırada Irak’ın toprak bütünlüğüne karşı bir nevi  komplo olarak telakki ediliyor. Aslında Iraklı Kürtlerin büyük bir bölümü de 25 Eylül 2017’de  Kuzey Irak’ta bağımsızlık referandumu düzenlenmesine muhalif sayılır. Bu çerçevede  Kuzey Irak’ın önemli muhalefet partilerinden Goran hareketi ve diğer muhalif partilerin öncülüğünde referanduma hayır kampanyası yürütülüyor.

Kuzey Irak bölgesinde bağımsızlık referandumu hakkında bir açıklama yapan İran milli güvenlik  yüksek konseyi sekreteri Ali Şamhani , bölgede yapılacak bağımsızlık referandumu, Kürt siyasi grupların ve partilerin arasında ihtilafları daha da körükleyeceği uyarısında bulundu. Şamhani Kuzey Irak bölgesinde bağımsızlık referandumu yıkıcı tesirleri olacağı ve Iraklı kürtlerin bu ülkenin hakimiyetindeki etkili konumlarını ve sahip oldukları yüksek kapasiteleri ve fırsatları yakacağını vurguladı.

Kuzey Irak bölgesinde bağımsızlık referandumunun güvenlik üzerindeki olumsuz tesirlerine işaret eden Şamhani, hali hazırda Irak devleti bölgede tekfirci terörle mücadelede en ön safta yer alan ülkelerden biri olduğunu ve her türlü ölçüsüz  hareketin bölgede yeni münakaşaları ve çatışmaları tetikleyerek bölgeyi yeniden güvensizliğe sürükleyebileceğini ifade etti.

Öte yandan bu tehlikelerin farkında olan Iraklı parlamenterler de Kuzey Irak bölgesinde bağımsızlık referandumuna hayır dedikten sonra Başbakan Haydar İbadi’den Irak’ın toprak bütünlüğünü korumak için Kuzey Irak yerel yönetimi yetkilileri ile doğrudan müzakere başta olmak üzere her türlü yolu denemesini ve gereken tedbirleri almasını istedi.

Kuzey Irak bölgesinde bazı partiler de 7 Haziran tarihinde bölgenin Başkanı Mesut Barzani ile düzenledikleri ortak oturumda 25 Eylül 2017’de  bağımsızlık referandumu yapılmasını kabul etti. Ancak bu durum Irak yönetimi, Iraklı çeşitli siyasi gruplar ve bölge ülkeleri ve dünyanın bir çok ülkesinin muhalefeti ile karşılaştı.

Aslında Kuzey Irak bölgesinin Irak topraklarından ayrılması sadece yerel veya milli düzeyde söz konusu olan bir mesele sayılmıyor ve bu meselenin bölgesel boyutları söz konusudur. Bu konu en çok da Türkiye, İran ve Suriye için önem arz ediyor ve Irak yönetiminden başka bu üç ülke de Kuzey Irak yerel yönetiminin bağımsızlık referandumu düzenlemesine karşıdır ve açıkça bu tür bir tutumun bölgenin zararına olduğunu ve ecnebilerin bölgeyi parçalamaya yönelik komplosu olduğunu belirtmektedir. Bu şartlarda Mesut Barzani’nin siyasi acemiliği aslında Kuzey Irak bölgesinin çıkarlarını temin etmekten ziyade bu bölgeye zarar verecektir ve Ortadoğu bölgesini de pratikte bir tek sultacı güçlerin yararlı çıkacağı bölünme tsunamisi ile karşı karşıya getireceği kesindir.

Geçen hafta Mısır’da Abdulfettah Sisi yönetimi tarafından Mısır halkına yönelik baskıların artması uluslararası çevrelerin tepkisini beraberinde getirdi. Bu çerçevede BM insan hakları yüksek komiseri Zeyd bin Raad Hüseyin geçen Pazartesi günü Cenevre’de BM insan hakları konseyinin oturumunda Mısır yönetiminin bu ülkede uyguladığı hafiye devleti politikasını eleştirdi.

Son aylarda Mısır Cumhurbaşkanı  Abdulfettah Sisi yönetimi siyasi aktivistlere yönelik baskılarını şiddetlendirdi. Bu durum ise Mısır’da baskı atmosferinin arttığını ortaya koyarken, kamuoyunun bu ülke ile ilgili kaygılarını da arttırdığı gözleniyor.

Aslında Mısırlı yetkililer son aylarda baskı ve şiddet uygulamalarını arttırarak Mısır halkının özgürlükçü sesini susturmaya çalışıyor. Mısır’da muhaliflerin bastırılması, Sisi yönetimi terörle mücadele kanununu sunarak bu ülkeyi daha da hafiye devleti ile yönetilmeye sevk etmeye çalıştığı bir sırada gündeme geliyor. Ancak Mısırlı siyasi astivistler Sisi’nin ileri sürdüğü bu yasayı eleştirerek yasanın esas amacı terörle mücadele olmadığını, bu yasa asıl Mısır halkının özgürlüklerini kısıtlayarak bu ülkede demokrasiye engel olmak istediğini  belirtiyor. Mısır halkına göre bugün Mısır’ın hali eski diktatör Hüsnü Mübarek döneminden farksızdır. Eski diktatör Mübarek döneminde Mısır’da otuz yıl olağanüstü hal durumu ilan edilmişti ve hiç kimse bu ülkede hakimiyeti eleştirmeye cesaret edemiyordu, zira çok ağır cezalarla karşılaşıyordu. Şimdi de Mısır’da pratikte olağanüstü hal durumu hakimdir ve kim hakimiyet aleyhinde en ufak bir söz edecek olursa veya hükümet aleyhtarı barışçıl protesto eylemlerine katılmaya kalkışırsa hemen hapse atılıyor ve en ağır cezalarla karşılaşıyor.

Son günlerde Arabistan da Suud hanedanının izlediği politikalara sosyal itirazlara sahne oldu. Bu şartlarda “sakin caddelere inanmayın, Arabistan külün altında ateştir” cümlesinin Arabistan gelişmeleri için kullanılması siyaset meseleleri uzmanlarının ilgisini çekmeye başlamıştır.

Aslında bu cümle son bir ayda çok sayıda taraftar bulan Arabistanlı vatandaşların 15 Eylül adı ile başlattıkları sanal ortamda bir  itiraz hareketinin sloganıdır. Bu hareketi gerçekte Arabistan rejiminin medeni muhaliflerinin başlattığı bir harekettir. Bu hareket yolun başında daha çok geçim derdi ve iktisadi taleplerin doğrultusunda başlayan bir hareketti, ancak zamanla ve tedrici olarak siyasi ve sosyal talepler ağır basmaya başladı.  Bu hareket son haftalarda da sanal ortamda büyük bir dalgaya dönüştü öyle ki Arabistan’ın resmi devlet erkanları ve medya kurumları ve dini teşkilatı ve güvenlik örgütleri bu akımı inkar etmekten el çekerek sert tepki göstermeye başladı.

Buna karşın Arabistan sokakları güvenlik güçlerinin dehşet saçması ve şiddet uygulaması sayesinde sakin gibi gözükmektedir ve bazı duvar yazıları veya sanal ortamda yayımlanan kısa kliplerin dışında 15 Eylül hareketinin sokaklarda pek fazla yansıması göze çarpmıyor. Ancak topluma hakim olan nisbi huzur ve protestocuların sokaklara dökülememesi Suud hanedanının kaygısını pek gideremeyecek kadar yeterli olmadığını gösteriyor. Gerçi itirazlar ve protestolar da artık eskisi gibi sadece şii Müslümanlarla da sınırlı kalmadığı anlaşılıyor. Gerçekte 15 Eylül hareketi Arabistan’da işsizlik ve enerji fiyatlarının yükselmesi ve konut krizi gibi sorunların üzerine vurgu yapması ile beraber  Arabistan’da bir çok kesimi kendi saflarına çekmeyi başardığı anlaşılıyor. Üstelik Arabistanlı vatandaşların itirazları özellikle son iki ayda Amerika ile imzalanan yüzlerce milyar dolarlık silah satışı ve ayrıca Katar ile patlak veren krizin ardından daha da şiddetlendiği gözleniyor.

Bazı gözlemciler Arabistan’da 15 Eylül hareketi Muhammed bin Salman karşıtı hareketlerce dolaylı bir şekilde desteklendiğine inanıyor. Nitekim 15 Eylül hareketinin Muhammed bin Salman’ın Aramco firmasını özelleştirme kararı, Yemen savaşı, Katar krizi ve İsrail’e yakınlaşma politikaları gibi tüm politikalarına karşı çıkması da bu hareketin bin Salman muhaliflerince desteklendiğinin işareti olarak yorumlanıyor.

Her halükarda görünen o ki Riyad’da artık hiç bir güç bu hareketi kontrol altına alamıyor. Gerçi Suud rejimine bağlı güvenlik güçleri bir haftadan beri Muhammed bin Salman muhaliflerini geniş çapta tutuklamaya başladı. Bu durum Suud rejiminin iç durumdan derin kaygı duyduğunu ve her ne pahasına olursa olsun 15 eylül hareketini bastırmak istediğini ortaya koyuyor.