Ekim 18, 2017 05:24 Europe/Istanbul

Geçen hafta Filistin krizi ile ilgili gelişmeler, siyonist rejim İsrail’in nükleer tehditlerine yönelik uluslararası camianın tepkisi ve ayrıca Filistinli grupların direniş ekseninde milli barışının etkisi altında kaldı.

Geçen hafta uluslararası camianın korsan İsrail’in askeri nükleer faaliyetleri ile oluşturduğu küresel tehditlerinden duyduğu kaygının ardından uluslararası nükleer silahları yok etme kampanyası ICAN bir basın toplantısı düzenleyerek siyonist rejimin NPTanlaşmasına katılmasına vurgu yaptı.

İki nobel barış ödülü sahibi Tim Right ve Ray Ashson’un da katıldığı ve ICAN’ın Newyork’ta BM binasında düzenlediği basın konferansında kampanya liderleri eli kanlı rejimin NPT anlaşmasına katılması gerektiğini belirtti.

ICAN’nın Asya – Pasifik masası Başkanı Tim Right, İsrail’in NPT anlaşmasına katılmasını tartışmaya açmanın bir zaruret haline geldiğini ifade etti.

Siyonist rejim İsrail ise NPT anlaşmasına katılmak istemiyor. Gerçekte bu rejim nükleer sansür siyasetini izliyor ve buna göre ne resmen nükleer silahı bulunduğunu itiraf ediyor, ne de bunu tekzip ediyor.

Nobel barış ödülü sahipleri olan Right ve Ashson basın toplantısında ayrıca uluslararası camianın ve malum çevrelerin siyonist rejimin nükleer silahlarına karşı sessiz kaldıklarına da işaret ederek bu durumun özellikle bu yıl ICAN kampanyası nobel barış ödülünü kazanmasından sonra değişmesini umduklarını belirttiler.

Gerçekte siyonist rejim Ortadoğu bölgesinde sadece işgalciliği ile kriz yaratarak bölgede barışın sağlanmasını engellemiyor. Bu rejim aynı zamanda militarist eğilimleri ve özellikle kimyasal ve nükleer silahlar gibi kitle imha silahlarını üretip depolamakla da pratikte bölgenin ve hatta tüm dünyanın güvenliğini tehlikeye atıyor. Siyonist rejim Batılı zorba devletlerin destekleri sayısında işgal altındaki Filistin’de kitle imha silahlarını üretmek ve biriktirmekle pratikte Filistin topraklarını silah deposuna çevirmiştir. Bu durum ise uluslararası kamuoyunun kaygılarını ve hassasiyetini arttıran bir durumdur.

Filistin gelişmeleri ile ilgili bir başka önemli konu, Filistinli grupların arasında milli barış süreci ve aydın ufku oldu. Geçen hafta Filistin’in Hamas ve Fetih hareketlerinin Mısır’a gönderdikleri temsilci heyetleri aralarındaki ihtilafların sona erdiğini ve anlaşmazlık dosyası artık kapandığını duyurdu.

Filistinli tarafların barış müzakerelerine katılan Filistinli yetkili Azam Ahmet, ihtilafların dosyasını  ebediyen kapatmak ve böylece işgale karşı direnişe geçmek ve sonuçta Filistin devletini kurmak gerektiğini belirtti.

Fetih ve Hamas hareketleri geçen Perşembe günü  Mısır’ın başkenti Kahire’de nihai milli barış belgesini imzalayarak 11 yıllık iç ihtilaflara son verdi. Filistinli grupların arasında milli barış müzakerelerinin yeni turu Filistin milletinin ülkülerini gerçekleştirmek üzere ve milli sorumluluk duyguları çerçevesinde ve özellikle iç arenada bölünmüşlüğe son vermek ve milli vahdeti takviye etmek amacıyla Mısır’ın başkenti Kahire’de başladı.

Filistinli grupların arasında milli barış müzakerelerinin yeni turu, Filistinli grupların arasında cihat ve direniş ruhu daha da geliştiği bir sırada gerçekleşti. Bu bağlamda Filistinli mücahitlerden Salih Aruri’nin Hamas siyasi büro başkan vekilliğine seçildiği ve milli barış müzakerelerine katıldığının açıklanması, Filistinli grupların direnişin devam etmesine ve her türlü milli barış müzakerelerinin de direniş ekseninde yürütülmesine özel özen gösterdiğini ortaya koyuyor. Aruri, siyonist rejim zindanlarında tam 18 yıl esir olarak yatan ve ardından da Filistin dışına sürgün edilen eski esirlerden biridir. Aruri 2010 yılında Hamas siyasi bürosunun üyesi olarak seçildi.

Korsan rejim İsrail Salih Aruri’yi Hamas’ın askeri kanadı izzeddin kassam tugaylarının Batı şeria'daki kurucularından biri olarak biliyor. Bu arada Filistinli direniş grupları ise milli barış müzakereleri çerçevesinde siyonist düşmanla ciddi mücadele için milli bir strateji üzerinde mutabakata varma gerekliliğine vurgu yapıyor.

Nitekim son haftalarda Filistinli grupların arasında başlayan yeni tur müzakerelerin Filistinlilerin arasında Filistin’i yönetme bağlamında aydın bir ufuk sergilediği ve Filistin ülküsünü takip etmekte yeni yol haritasının çizilmesinde umutları arttırdığı gözleniyor.

Geçen hafta bölge kamuoyunun dikkatini çeken bir başka gelişme, Amerika devletinin Lübnan milletinin direnişine karşı hasmane uygulamaları ve provokasyonlarıydı. Bu çerçevede geçen hafta Amerika yönetimi Lübnan Hizbullah hareketine karşı geniş çaplı karalama kampanyası başlattı. Amerika yönetimi bu kampanyanın devamında Lübnan Hizbullah hareketinin tutuklanması için 12 milyon dolar ödül koydu. Amerika Dışişleri Bakanlığı geçen Salı gönü Lübnan direnişinin komutanlarından Tellal Hamir ve Fuat Şeker’in yakalanmasına vesile olacak bilgiler için sırasıyla 7 ve 5 milyon dolar ödül koydu. Beyaz saray ayrıca bir bildiri yayımlayarak Hizbullah hareketini terörist ilan etti ve şimdi tüm dünyanın Lübnan Hizbullah hareketine karşı seferber olma zamanı olduğu iddiasında bulundu.

Aslında Amerika bundan önce de Hizbullah hareketi ile bağlantılığı kişilere ve kurumlara bazı yaptırımlar uygulamaya başlamıştı. Lübnan Hizbullah hareketi Amerika’nın kurduğu ve beslediği IŞİD ve El-Nusra gibi gibi terör örgütleri ile mücadelede temel rolü ifa ediyor. Nitekim son aylarda Amerika’nın bölgede desteklediği tekfirci teröristler direniş ekseninden ağır darbeler yemeye başladı.

Aslında Batı ve bölgedeki irticai Arap müttefiklernin Lübnan Hizbullah hareketi ve direniş ekseni ile mücadelesi yeni bir konu değildir, ancak bu mücadelenin şimdiki şartlarda şiddetlenmesi, üzerinde durulması gereken bir noktadır. Lübnan Hizbullah hareketi Ortadoğu bölgesinde direniş eksenin baş aktörlerinden biridir. Bu yüzden başta Amerika ve Arabistan rejimi olmak üzere bölgede sürekli bi etkili aktörle mücadele etmeye çalışmıştır.

Öte yandan Lübnan Hizbullah hareketinin Suriye krizine müdahale etmesi ve Suriye’nin yasal lideri Beşar Esad’a teröristlere kaşı mücadelesinde destek vermesi ve ayrıca Lübnan’da Amerika ve Arabistan’ın beslediği tekfirci teröristlere karşı mücadele etmesinin ardından bu zümrenin Hizbullah hareketi ile mücadeleleri daha da hasmane bir hal almaya başladı. Bir süre önce Arabistan’ın baş aktörü olan FKİK ve Arap birliği birbirine paralel olarak Hizbullah hareketini kendilerince terör örgütleri listesine aldı. Arabistan ve bölgedeki gerici müttefiklerinin bu tutumuna paralel olarak da Amerika Hizbullah hareketini cezalandırma kanununu uygulayarak Arap müttefiklerine yalakalık etmeye başladı.

Ancak Lübnan yetkililerinin Hizbullah hareketine destek vererek bu duruma tepki göstermesi, Beyrut yönetiminin Hizbullah hareketi ile ilgili tutumuna açıklık getirdi.

Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Aun, direnişin silahına vurgu yaptığı açıklamasında, ülkesi direnişin silahı üzerine hiç bir müzakereye veya pazarlığa evet demeyeceğini vurguladı. Lübnan Cumhurbaşkanı Aun, direnişin silahı üzerine pazarlık etmek veya Lübnan milletinin kendi topraklarını ve sınırlarını her türlü dış saldırıya karşı savunma hakkında geri adım atmak mümkün olmadığını kaydetti. Cumhurbaşkanı Aun ayrıca direnişin silah hala Lübnan için bu ülkenin ordusunun yanında İsrail’in sürekli ve artan tehditleri ile mücadele alanında kaçınılmaz ve stratejik bir zaruret olduğunu vurguladı.

Haber kaynakları, Arabistanlı askerlerin Yemen savaşında uğradıkları art arda bozgunların ardından moralleri daha da çökerdiğini belirtiyor. Bu bağlamda Yemen ordusu ve halk güçleri enformasyon merkezi Arabistan’ın Necran eyaletinde yer alan Şerefe askeri üssünden kaçan Arabistanlı askerlerin görüntülerini yayımladı.

Yemen ordusu ve halk güçlerinin Necran eyaletinde geniş çaplı bir operasyon düzenlemesinin ardından Arabistan ordusuna bağlı askerleri söz konusu askeri üssü bırakıp kaçmaya başladı. Suud rejimi bu görüntüleri youtube internet sitesinden kaldırmak için büyük çaba harcadı, fakat Yemen ordusu savaş enformasyon merkezi bu görüntülerden başka bir de Yemen ordusu ve halk güçlerinin Suud rejiminin Taaz, Cuf ve Sana eyaletlerindeki üslerine saldırı görüntülerini yayımlayarak Suud askerlerinin Yemenli güçlerin operasyonlarından ne denli paniklediğini gözler önüne serdi.

Gerçekte Yemen ordusunun uygulamaları, bu ordunun psikolojik savaşta da Arabistan’ın bozguna uğramış ordusuna karşı üstün konumda olduğunu gösteriyor. Nitekim Yemen ordusu ve halk güçleri Suud rejimi ve işbirlikçileri ile savaşta inisiyatifi ele alarak savaşın Arabistan’ın sınır kentlerine yayılmasını ve Suud askerlerin ağır kayıplar vermesine sebebiyet verdikleri ve Riyad’ın Yemen ordusu ve milletinin güç ve iradesini hesaplarken yanlış hesap yaptığını ispat ettiği anlaşılıyor.

Aslında Suud rejiminin mesnetsiz iddiaları ve bu savaşın gerçeklerini ters yüz göstermeye ve hezimetlerin örtbas etmeye çalışması, Yemen ordusunu ve halk güçlerini kuruntulara kapılan Suud rejimi hakkında ifşaatta bulunmaya zorladığı anlaşılıyor. Suud rejimi ve başını çektiği ittifak onca askeri imkanları ve Amerika ve batının sınırsız desteklerine rağmen Yemen savaşında hemen hemen hiç bir hedefine ulaşamazken hali hazırda da başta Yemen’in simgesi ve başkenti Sana olmak üzere bu ülkenin birçok önemli bölgesi de Yemen halk güçleri, yani Ensarullah hareketinin kontrolünde bulunuyor.

Bilindiği üzere Suud rejime Yemen’in istifa eden kaçak Cumhurbaşkanı Mansur Hadi’yi yeniden iktidarın başına getirmek ve Ensarullah halk hareketini dize getirmek için Yemen milletine ağır bir savaşı dayattı. Suud rejimi bu savaşı bir kaç günde bitirebileceğini zannediyordu, ama savaş bitmedi ve halen devam ediyor ve artık pratik olarak yıpranma sürecine girdiği gözleniyor. Bunun sebebi ise Suud rejiminin Yemen milletinin direniş gücünü hesaba katmamış olmasıydı.

Bu arada Yemen halk direnişinin indirdiği ağır darbelerin Suud elebaşılarını iyice şaşkına çevirdiği anlaşılıyor, nitekim Riyad’ın acemice kamuoyunu kandırma girişimleri de şaşkınlığını ortaya koyuyor. Üstelik Arabistanlı askerlerin en gelişmiş üslerini bırakarak sadece azim ve iradeleri ile mücadele eden Yemen halk güçlerinin önünden kaçması da Suud rejimini ve ordusunu bölgede ve dünyada alay konusu yaptığı anlaşılıyor.

Şimdi Kuzey Irak’a geçiyoruz. Geçen hafta bu bölgeden gelen haberler, Kuzey Irak  yerel yönetimi ve bölgedeki siyasi partilerin arasında iç anlaşmazlıkların arttığını ve Erbil yönetimine Bağdat ile müzakere etmesi yönünde baskıların da her geçen gün biraz daha tırmandığını gösteriyor.

IKYB’nin bir saatten daha az bir süre içerisinde üç bildiri yayımlaması ve başta Kerkük olmak üzere münakaşa konusu olan bölgelerin ortaklaşa yönetilmesi ve Irak parlamentosunun görevden aldığı Necmeddin Kerim’in görevden uzaklaştırılması üzerine vurgu yapması, Kuzey Irak’ta düzenlenen çakma referandumun sonuçlarının iptali veya askıya alınmasının IKYB tarafından gerçekleşme ihtimalini takviye ettiği anlaşılıyor.

IKYB’ye yakın bazı kaynaklar ise bu partinin Süleymaniye, Halepçe ve Kerkük’ü başka bölgelerden ayırt etme ve buralarda referandumun sonuçlarını geçersiz ilan etmeye hazır olduğunu belirtiyor. Öte yandan Irak’ın merhum Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin oğlu Pavel Talabani de  IKYB milletvekillerinden Irak meclisine geri dönmelerini istedi.

Bundan başka Goran hareketi ve Irak Kürdistanı İslamî cemaati de ortak bir bildiri yayımlayarak bölge gerginliğin eşiğinde bulunduğu uyarısını yaptı. Bildiride Kuzey Irak ayrılma referandumunu yapanlar uyarıldı ve yaşanacak her türlü gerginlikten onlar sorumlu olacağı vurgulandı.

Gerçekte tüm bunlar Kuzey Irak yerel yönetimi lideri Mesut Barzani’nin kişisel ve partisinin çıkarlarını ön planda tutarak yanlış bir harekette bulunmasının sonucudur ve bölge içinde ciddi itirazlara yol açmıştır. Mesut Barzani’nin illegal bir şekilde iktidarın başında kalma konusunda ve ayrıca illegal referandum üzerinde ısrar etmesi bu bölgeyi 2013 yılından beri pratikte siyasi çıkmaza sürükledi ve şimdi de tehlikeli bir sürece girmesine yol açtı.

Kuzey Irak’da çakma referandum düzenlendikten bir iki gün sonra da Mesut Barzani’nin illegal hareketine yönelik eleştiri dalgaları yükselmeye başladı. Bu arada bölgeden gelen haberler de yöre halkının korku ve hüsran duygusuna kapıldığını gösteriyor.

Kuzey Irak ayrılma referandumu Irak yönetimi, bölge ülkeleri ve uluslararası toplumun tüm muhalefetine rağmen Mesut Barzani’nin haksız ısrarı üzerine 25 Eylül 2017’de düzenlendi. Bu referandum Irak anayasasının açık ihlaliydi. Nitekim Kuzey Irak bölgesinde Mesut Barzani aleyhinde başlayan protesto hareketleri ve itirazlar ve eleştiriler de Mesut Barzani’nin siyasi hamlığı ve maceracılığı Kuzey Irak bölgesinin çıkarlarını temin etmek bir yana bölgenin çıkarlarına aykırı olduğunu gösteriyor.