Nura giden yol
El-Sebe suresinin 14 ila 17. ayetleri ve tefsirleriyle sizlerle birlikteyiz.
EL-SEBE suresinin 14. Ayeti:
فَلَمَّا قَضَیْنَا عَلَیْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَى مَوْتِهِ إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْکُلُ مِنْسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَیَّنَتِ الْجِنُّ أَنْ لَوْ کَانُوا یَعْلَمُونَ الْغَیْبَ مَا لَبِثُوا فِی الْعَذَابِ الْمُهِینِ (34:14)
Yani:
Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.
Geçen bölümde Hz. Süleyman’ın iktidarı döneminde bir kaç sanayi örneğine değindik. Bu ayet ise şöyle buyurmakta: Süleyman onca ihtişamı ve azameti ile Allah teala onun ölümüne emrettiğinde, değneğine dayandığı bir vaziyetteyken ölüm meleği canını aldı ve Süleyman o vaziyette kala kaldı, ta ki bir ağaç kurdu değneğin alt kısmını yedi ve böylece Süleyman yere devrildi ve işte o sırada herkes Süleyman’ın öldüğünü öğrendi.
Hz. Süleyman için çalışan cinler, insan işçiler gibi Hz. Süleyman’ın öldüğünden habersizdi. Onlar da Hz. Süleyman’ın naşı yere yığılınca, ölümünden haberdar oldu. Oysa eğer cinler gaybi ilimleri olup bu maceradan daha önce haberdar olmuş olsaydı, Hz. Süleyman’ın onlara verdiği onca ağır işi yapmaz ve işi bırakırdı.
Hz. Ali –s– da Nehcül Belağa’nın 182. hutbesinde şöyle buyuruyor:
Eğer biri ölümden kurtulup bu dünyada ebediyen yaşayabilseydi, o kimse Hz. Süleyman olurdu ki hem cinler ve hem insanlar onun emrindeydi ve nübüvvet makamı vardı ve ilahi katta da büyük bir saygı ve mevkiye sahipti.
Bu ayeti kerimeden şunu öğrenmekteyiz.
1- İnsan nübüvvet ve saltanat makamına nail olsa bile, ölümden kurtuluşu yoktur. O zaman asla mevkimizle veya mal ve servetimizle böbürlenmemeli ve bir gün tüm bunları bırakıp gideceğimizi unutmamalıyız.
2- Hz. Süleyman onca iktidar, ihtişam, şevket ve azameti ile en son bir ağaç kurdu tarafından devrildi ve ordusu ve halkı ancak o zaman öldüğünü öğrendi.
EL-SEBE suresinin 15. Ayeti:
لَقَدْ کَانَ لِسَبَإٍ فِی مَسْکَنِهِمْ آَیَةٌ جَنَّتَانِ عَنْ یَمِینٍ وَشِمَالٍ کُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّکُمْ وَاشْکُرُوا لَهُ بَلْدَةٌ طَیِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ (34:15)
Yani:
Andolsun, Sebe' kavmi için oturduğu yerlerde büyük bir ibret vardır. Biri sağda, diğeri solda iki bahçeleri vardı. (Onlara:) Rabbinizin rızkından yeyin ve O'na şükredin. İşte güzel bir memleket ve çok bağışlayan bir Rab!
Geçen bölümde ayrıca iki ilahi peygamberlere, yani Hz. Davut ve Hz. Süleyman’a işaret ettik ve iktidar ve azametin zirvesinde bulundukları halde ilahi nimetlere şükrettiklerini ve sahip oldukları nimetlerden halka hizmet etmek ve güvenlikleri yönünde yararlandıklarını anlattık. Ancak bu ayet ve daha sonraki ayetler Sebe kavminin kaderini anlatıyor. Bu kavim ilahi nimetlerden bol bol yararlandıkları halde nankörlük ettiler ve herkese ibret olacak bir azapla cezlandırıldılar.
Sebe kavmi Yemen’in çok güzel iklimi olan bir yöresinde yaşıyordu. Sebe halkı büyük ve sağlam bir baraj inşa ederek suyu barajın göletinde biriktirmeyi başarmış ve bu yüzden tarım ve besicilik bakımından oldukça güçlenmiş ve imarlı bir ülke haline gelmişti.
Barajın altından akan geniş ve uzunca bir nehirin iki tarafında bahçeler ve bostanlar yer alıyor ve yıl boyunca çeşitli ürünler veriyordu. Sebe kavminin yaşadığı bölge verimli toprakları ve tertemiz havası ve meyve dolu ağaçları ile ilahi lütuf ve inayetin simgesi haline gelmişti. Üstelik bi nimetlerden başka, ilahi rahmet ve mağfiret de Sebe kavmini sarmıştı. Allah teala Sebe halkının hatalarını ve günahlarını bağışlıyor ve bol rızıklarına dokunmuyordu.
Bu ayeti kerimeden şunu öğrenmekteyiz.
1-Güzel doğa, harikulade manzaralar, meyve ağaçları ve çeşitli tarım ürünleri, hepsi ilahi ayetler ve varlık alemini yaratan yüce Allah’ın azametinin işaretidir.
2-Toprağı tarım ve ziraatle verimli ve imarlı hale getirmek, ilahi lütuf ve rahmetin kazanılmasına zemin oluşturur ve ahirettaleplikle çelişmez.
EL-SEBE suresinin 16 ve 17. Ayetleri:
فَأَعْرَضُوا فَأَرْسَلْنَا عَلَیْهِمْ سَیْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَیْهِمْ جَنَّتَیْنِ ذَوَاتَیْ أُکُلٍ خَمْطٍ وَأَثْلٍ وَشَیْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَلِیلٍ (34:16)
ذَلِکَ جَزَیْنَاهُمْ بِمَا کَفَرُوا وَهَلْ نُجَازِی إِلَّا الْکَفُورَ (34:17)
Yani:
Ama onlar yüz çevirdiler. Bu yüzden üzerlerine Arim selini gönderdik. Onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki (harap) bahçeye çevirdik.
Nankörlük ettikleri için onları böyle cezalandırdık. Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız?
İnsanlar ister maddi ister manevi olsun, ilahi nimetlere karşı ikiye ayrılır. Bir grup şükrederken, bir grup nankörlük eder. Bazı insanlar ilahi nimetleri görünce, Allah tealayı hatırlar ve nimetlerden O’nu hoşnut edecek yolda yararlanır. Ancak bazıları da Allah’ı anmaktan gafildir ve nimetlerden yararlanırken sadece kişisel zevkini ve nefsani heva ve heveslerini tatmin etmeyi düşünür ve yüce Allah’ın hoşnutsuzluğunu umursamaz.
Allah’ı unutmak bazen doğada tekvin ayetleri karşısında ve bazen de teşri ayetleri ve ilahi emirlere karşı gelmekle olur. Sebe kavmi onca ilahi nimetten yararlandığı halde, yüce Allah’a yüz çevirdiler ve bir tek kendi isteklerini kriter olarak belirlediler. Sebe kavmi insani isteklerini ilahi isteğe tercih ettiler ve kıyamet gününü unuttular. Sebe kavmi ilahi nimetlerin değerini anlamadılar ve nankör oldular. Zenginler yoksullara ve muhtaçlara karşı böbürlendiler ve onları unuttular. Halk da fani dünyaya gönül vererek ahireti ve Allah’ı unuttu. Sebe halkı neleri varsa Allah’tan geldiğini ve ancak O’na kulluk etmeleri gerektiğini unuttu.
Nimetlere yönelik bu nankörlek, büyük bir cezaya sebebiyet verdi ve yıkıcı bir sel Sebe halkının kentini, bahçelerini ve bostanlarını alt üst etti. Sebe halkının yurdunun verimli toprakları sel yüzünden yok oldu ve meyve ağaçları meyve vermez oldu, öyle ki artık dört mevsim hasat ve ürün diye bir şey kalmadı ve yerini verimsiz ve çok acı ve tadı kötü meyveleri olan ağaçlara bıraktı.
Bu ayeti kerimelerden şunu öğrenmekteyiz.
1-Nimetlere karşı sözde ve amelde nankörlük etmek, dünyevi cezayı beraberinde getirir ve bu, ilahi mükafat ve ceza düzeninin bir parçasıdır.
2-İnsanların ve kavimlerin kaderi kendi elindedir ve bu ilahi sünnet hem geçmiş ve hem gelecek kavimler için geçerlidir.
3-Günah işleme ve sürdürme üzerinde ısrar etmek, azabın nazil olmasına zemin hazırlar. Ancak insan günah işleme üzerinde ısrarcı olmazsa, Allah teala da bağışlayan ve esirgeyendir.