Nura giden yol
El-Sebe suresinin 25 ila 30. ayetleri ve tefsirleriyle sizlerle birlikteyiz.
EL-SEBE suresinin 25 ila 27. Ayetleri:
قُلْ لَا تُسْأَلُونَ عَمَّا أَجْرَمْنَا وَلَا نُسْأَلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ (34:25)
قُلْ یَجْمَعُ بَیْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ یَفْتَحُ بَیْنَنَا بِالْحَقِّ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَلِیمُ (34:26)
قُلْ أَرُونِیَ الَّذِینَ أَلْحَقْتُمْ بِهِ شُرَکَاءَ کَلَّا بَلْ هُوَ اللَّهُ الْعَزِیزُ الْحَکِیمُ (34:27)
Yani:
De ki: Bizim işlediğimiz suçtan siz sorumlu değilsiniz; biz de sizin işlediğinizden sorulacak değiliz.
De ki: Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra aramızda hak ile hükmedecektir. O, en âdil hüküm veren, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
De ki: O'na (Allah'a) kattığınız ortaklarınızı bana gösterin. Hayır! Bilakis, yegâne galip ve her şeyi hikmetle idare eden ancak Allah'tır.
Geçen bölümde yüce Allah insanları hakka davet ederken, onlardan düşünmelerini ve düşünerek hak yolu seçmelerini istediğini ve doğal olarak herkes kendi seçiminden ve amellerinden ve davranışlarından sorumlu olacağını anlattık. Bu ayetler ise şöyle buyurmakta:
Kıyamet gününde de herkes kendi seçtiği yola göre sorgulanır. Kuşkusuz insanların arasında hükmedecek tek güç, yeri ve gökleri yaratan ve tüm insanların halinden haberdar olan yegane Allah’tır. Allah hak ve hakikate göre hükmeder ve herkese ameline göre mükafat veya ceza verir.
Dünyada herkes kendi düşüncesi ve ameli ve yolunun doğru olduğunu iddia ediyor ve bu yüzden hakkı batıldan ayırt etmek pek kolay gözükmüyor. Ancak kıyamet gününde bu tür iddialara yer yoktur. Burada yüce Allah kendi ilmi ve hikmetine göre hakkı batıldan ayırt eder ve onları birbirinden ayırır.
Bir sonraki ayet ise müşriklere hitaben şöyle buyurmakta: Sizin Allah’ın ortağı zannettiğiniz şeyler, gerçek değildir ve sadece sizin kuruntunuzdur. Bu durum ispat edilebilecek bir durum da değildir. Onlar bir avuç taş ve ahşap parçasıdır ve yaratılışta ve varlık alemini tedbir etmekte Allah’ın ortağı olamazlar.
Bu ayeti kerimelerden şunu öğrenmekteyiz.
1-Kıyamet gününde amellerin kriteri, hak ve batıldır, yoksa akrabalık veya soy veya dil bağları kıyamet gününde kriter olamaz. Dolaysıyla herkes ancak hak kriteri ve mizanı ile ölçülür, başka şeylerle değil.
2-Muhaliflerle konuşurken, onları suçlu ve günahkar telakki etmemeliyiz. Allah Resulü -s- müşriklere şöyle buyurmuştur: Rabbim bizi kendi amellerimiz ve sizi de kendi amellerinizle sorgular.
3-İnsanların ürünü olan hiç bir hayali mabut, kendisini Allah’ın ortağı bilmez. Asıl cahil insanlar onları Allah’a ortak eder ve ilah sanır.
EL-SEBE suresinin 28. Ayeti:
وَمَا أَرْسَلْنَاکَ إِلَّا کَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِیرًا وَنَذِیرًا وَلَکِنَّ أَکْثَرَ النَّاسِ لَا یَعْلَمُونَ (34:28)
Yani:
Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.
Tevhid ve şirk hakkında anlatılanlardan sonra, bu ayet İslam Peygamberi Hz. Muhammed-i Mustafa’nın -s- risaletinin cihanşumul ve tüm dünyayı kapsayan bir risalet olduğundan söz ediyor. Gerçi o hazretin ilk muhatapları Hicaz yarımadasında yaşayan ve Arap dilini konuşan insanlardı ve ilahi kitabı da Arapça nazil oldu, ancak mesajı ve çağrısı sadece belli bir kavim ve belli bir dil ve belli bir çağla sınırlı değildir. İslam Peygamberi’nin -s- mesajı evrenseldir ve tüm beşeriyeti, hangi ırktan ve hangi soydan olursa olsun, tarihin sonuna kadar tüm insanları kapsamaktadır. Nitekim Furkan suresinin ilk ayetinde de o hazretin davetinin evrensel olduğuna vurgu yapılmıştır.
Bu ayette ayrıca İslam Peygamberi’nin -s- risaletini yerine getirirken izlediği terbiyevi yönteme işaretle şöyle buyurmakta: Peygamber sadece hakka yönelen ve hakkı benimseyenleri dünya ahiret saadetle müjdeler ve hakka yüz çeviren ve hak karşısında inat edenleri de ağır cezalarla uyarır.
Ama maalesef bir çok insan, iman ve küfürün onların saadeti üzerindeki tesirinden habersizdir ve bu yüzden bu müjdeleri ve uyarıları pek umursamaz.
Bu ayeti kerimeden şunu öğrenmekteyiz.
1- İslam Peygamberi’nin -s- risaleti evrenseldir ve o hazretin “bizim soyumuzdan değildi” gibi mazeretler, birinin çıkıp “ancak Şam ve Filistin halkı hristiyan olmalıdır” demesine benzer, zira Hz. İsa -s- o diyarda doğmuş ve risaletini orada yerine getirmiştir.
2-Peygamberler insanlara zorla hak dinini benimsetmekle değil, sadece ilahi daveti tebliğ etmekle görevliydi. Dolaysıyla peygamberlerin davet yöntemi, insanları zorlamak ve kerhen dini dayatmak yerine, müjde ve uyarıya dayalıydı.
EL-SEBE suresinin 29 ve 30. Ayetleri:
وَیَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ کُنْتُمْ صَادِقِینَ (34:29)
قُلْ لَکُمْ مِیعَادُ یَوْمٍ لَا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلَا تَسْتَقْدِمُونَ (34:30)
Yani:
Eğer sözünüzde doğru iseniz bu vâdettiğiniz (kıyamet) ne zaman kopacak? derler.
De ki: Size öyle bir gün vâdedilmiştir ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz.
Tevhid ve nübüvvete işaret eden ayetlerin ardından, bu ayetler maad meselesine işaret ederek şöyle buyurmakta:
Maad meselesini inkar edenlerin maadın imkansız olduğuna dair hiç bir gerekçeleri yoktur ve sadece maadın ne zaman yaşanacağının belirsizliğini bahane ederek, onu inkar ve reddetmeye çalışırlar. Oysa maad insanın ölüm meselesi gibidir, yani herkes bir gün öleceğini bildiği halde, ne zaman öleceğini kesin olarak asla bilemez.
Kur'an'ı Kerim ise bu ayette şöyle buyurmakta: Kıyametin kopması, kesin bir durumdur ve zamanı gelince olacaktır ve yüce Allah’ın belirlediği andan ne bir an geri ne bir an ileri olur. Nitekim insanlar kıyametin izlerini görünce de ondan ne kaçabilir, ne de erteletebilir. O zaman herkes kıyamet gününü inkar etmek yerine, o gün amellerinin hesabını vermeyi düşünmesi gerekir.
Bu ayeti kerimelerden şunu öğrenmekteyiz.
1-Kıyametin ne zaman kopacağını ancak yüce Allah bilir ve hatta peygamberlerin bile bundan haberi yoktur.
2-Kıyamet günü ne zaman kopacağını bahane etmek veya insanın nasıl cezalandırılacağı veya mükafatlandırılacağı gibi durumları düşünmek yerine, söz ve amellerimizi düzeltmeye çalışmalı ve kıyamet mahkemesine eli boş çıkmamaya çalışmalıyız.